Kapat

Kategoriler

  • Basın Açıklamaları
  • Genel
  • İl Programları
  • Söyleşiler
  • TBMM Grup Konuşmaları
  • Videolar
Müsavat Dervişoğlu

Müsavat Dervişoğlu
İYİ Parti Genel Başkanı

Türlü hukuksuzlukların, bitmeyen utanmazlıkların, doymak bilmeyen hırsızlıkların son bulması için; milletimizden aldığımız güçle mücadele etmeye devam edeceğiz.

Müsavat Dervişoğlu Resmî Web Sitesi
  • ANA SAYFA
  • HAKKIMDA
  • İÇERİKLER
    • Basın Açıklamaları
    • Genel
    • İl Programları
    • Söyleşiler
    • TBMM Grup Konuşmaları
    • Tv Programları
    • Tüm Videolar
  • İLETİŞİM
Müsavat Dervişoğlu
Müsavat Dervişoğlu

‘’Allah kimseye; gençliğinde Alparslan Türkeş’in tedrisatından geçirip, yaşlılığında Doğu Perinçek çizgisinde siyaset yapmanın dayanılmaz hafifliğini yaşatmasın”

15Nis’26

  • TBMM Grup Konuşmaları
WhatsApp'ta Paylaş
‘’Allah kimseye; gençliğinde Alparslan Türkeş’in tedrisatından geçirip, yaşlılığında Doğu Perinçek çizgisinde siyaset yapmanın dayanılmaz hafifliğini yaşatmasın”
Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, 15 Nisan Çarşamba günü Partimizin TBMM Grup Toplantısında konuştu. Meclis gündeminde olan torba yasa içerisinde, doğum izni olarak bilinen yasa teklifi ile sosyal medya ve oyun

Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, 15 Nisan Çarşamba günü Partimizin TBMM Grup Toplantısında konuştu.

Meclis gündeminde olan torba yasa içerisinde, doğum izni olarak bilinen yasa teklifi ile sosyal medya ve oyun platformlarına ilişkin yapılmak istenen düzenlemeler olduğuna işaret eden Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Öncelikle şunu söylemek isterim: Meclis’te çoğunluk sahibi olan partinin; Meclisi, kendi parti takvimiyle çalışan alelade bir yer olarak görmesi, anne ve anne adaylarının yaşadığı hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Sosyal medya ve oyun platformlarına ilişkin düzenlemeye gelirsek; konu, kuşkusuz önemlidir. Ailenin, gençliğin ve çocuklarımızın sanal tehlikeler de dahil olmak üzere her türden tehlikeden korunması devletin en başta gelen görev ve ödevlerindendir” dedi.

Yine bir ‘torba yasa mantığıyla’ karşı karşıya olduklarını savunan Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Yine elmalarla armutlar aynı kefede, çok boyutlu bir tasavvurdan yoksun şekilde ele alınmaktadır. Hiçbir koruma ödevi ile kollama görevi, temel hak ve hürriyetlerin fütursuzca ihlali sonucunu doğurmamalıdır. Nasıl ki güvenlik – özgürlük dengesi sağlanması gerekli ise koruma ve hak dengesi de gözetilmelidir. 15 yaş altındakilere sosyal medyanın tümden yasaklanması, en başta, “ifade hürriyetinin; maddi manevi varlığı geliştirme hakkının” ihlalidir” şeklinde konuştu.

“ANAYASA’NIN DEVLETE VERDİĞİ AİLENİN VE GENÇLİĞİN KORUNMASI GÖREVİ, HAK VE HÜRRİYETLER REJİMİNİN YOK EDİLMESİ İMKANINI TANIMAZ”

“Düzenlemeye mi karşıyız? Hayır. Peki neye karşıyız?” diyen Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, ‘Anayasa hükümlerinden hiçbiri, devlete veya kişilere, anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya (…) daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir (…) şekilde yorumlanamaz’ şeklindeki Anayasa’nın 14. Maddesi’ne işaret ederek “Anayasa’nın devlete verdiği ailenin ve gençliğin korunması görevi, hak ve hürriyetler rejiminin yok edilmesi imkanını tanımaz. Açık, anlaşılır ve kullanıma uygun ebeveyn kontrol araçlarının hayata geçirilmesi makul olmakla birlikte, burada şu soruyu sormak elzemdir: Siz ebeveynlere internet okur-yazarlığı eğitimi verdiniz mi? Bugün anne babaların yüzde kaçının bu araçları kullanabilme yeterliği vardır?” ifadelerini kullandı.

“BU, NEPOTİZM İKTİDARIDIR”

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne dair eleştirilerde bulunan Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Bu ucube düzen, devleti tam manasıyla çürütmüştür. Bugün kamu kurumlarında yapılan birçok üst düzey atama, liyakat ilkesinin açıkça yok sayıldığı yeni bir kayırmacılık örneğine dönüşmüştür. Adını doğru koyalım: Bu, nepotizm iktidarıdır…Nepotizm, kişinin eğitimine, ehliyetine, başarısına bakmadan; sadece aile bağı, akrabalık ilişkisi, yakınlık ve sadakat üzerinden makam dağıtmaktır. Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur. Devletin makamları milletin emaneti olmaktan çıkarılmış; eşe, dosta, akrabaya ve yandaşa dağıtılacak bir ganimet gibi görülmüştür” şeklinde konuştu.

“KİMSESİZSENİZ, SİZE DÜŞEN ŞEY ‘SEÇİMİ’ BEKLEMEKTİR”

Türk Hava Yolları’ndaki atamaları hatırlatan Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Birinin damadı, birinin oğlu, birinin eşi, birinin dayısı…Peki bu milletin evlatları nerede? Gecesini gündüzüne katan gençler nerede? Sınavlara giren, yıllarca emek veren, hayal kuran, kendini yetiştiren Anadolu çocukları nerede? Onlar kapının dışında bekletiliyorlar. Sanmayın ki AK Partililerin hepsi içeri alınıyor. O da yetmiyor artık. Hem AK Partili hem de saraylı olman lazım… Onlar, bir imzayla yükseliyorlar. Bir telefonla yer değiştiriyorlar. Bir sabah bir kurumun başına geliyorlar. Başka bir sabah başka bir göreve atanıyorlar. Sonra da utanmadan bu düzeni savunuyorlar. Zaten söylediler: ‘Utanmıyoruz’ dediler. Doğrudur. Bu iktidar artık utanmıyor. Utanma duygusu olsa, gençlerin yüzüne bakamazlardı. Emeklinin karşısına çıkamazlardı. Devleti bu hale getiren sistemi savunamazlardı. Bugün Türkiye’de bilgi değil, bağlantı kazandırıyor. Emek değil, ilişki sonuç veriyor. Ehliyet değil sadakat ödüllendiriliyor. Saraya yakınsanız, her makam sizin. Akrabaysanız, her kapı açık. Çalışkansınızdır, eğitimlisinizdir, heyhat; ama kimsesizseniz size düşen şey “seçimi” beklemektir. Ve hükümetin cezasını, sandık önümüze gelince vermektir” dedi.

“SİZ KİMİN BÜTÇESİYLE KİME SADAKA VERDİĞİNİZİ ZANNEDİYORSUNUZ?”

Meclis çatısı altında Sosyal Hizmetler Kanunu teklifinin görüşüldüğünü söyleyen Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu,

“Ama burada asıl mevzu adaletsiz yüzdür. Bu iktidar değil mi, milyonlarca yurttaşımızı sosyal yardıma muhtaç bırakan? Sosyal yardımları da sanki zatıalilerinin sadakası gibi dağıtan? Orada bile ayrım yapmadan duramayan? Bu sosyal devlet değildir. İktidara sesleniyorum: Göz boyamayı bırakın. Ödenekleri, gerçekleşen enflasyona göre otomatik güncelleyen bir mekanizma kurun. Vatandaşını korkuyla sindiren bu baskı düzenine son verin. İnsan onurunu esas alan bir devlet iradesini hayata geçirin. Siz kimin bütçesiyle kime sadaka verdiğinizi zannediyorsunuz? Bir de utanmadan her seçimde milleti korkutuyorsunuz.

Kendi yarattığınız tabloda yaşamaya mahkûm ettiklerinize, ‘Biz gidersek muhalefet gelirse bu yardımları keser, ha!’ diyorsunuz. Biz sizin gibi değiliz! Biz öyle bir Türkiye kurmak istiyoruz ki, bizim Türkiye’mizde milletimiz el kapılarına, sadaka zihniyetine muhtaç olmayacak! Sizin yarattığınız bu enkazı biz kaldıracağız, sizin yarattığınız bu utanmaz düzene biz son vereceğiz. Refahın, huzurun Türkiye’sini biz kuracağız! Sadaka kültürü ve lütuf siyaseti gidecek; yerine, kimsenin hakkını almak için torpil aramadığı yurttaşlık ahdi gelecek” ifadelerini kullandı.

“TENCEREDE ARTIK SADECE DERT KAYNIYOR”

Ekonomiye dair değerlendirmelerde bulunan Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Önümüze konulan tablo gerçek değil, rakam cambazlığıdır. Açıklanan enflasyon oranı sokağın yangınından kopuktur.

Elektrik, doğal gaz, kira gibi temel kalemlerin sepetteki ağırlığını düşürerek hayatı ucuzlatamazsınız. Enflasyon sepetini hafifletmek, milletin yükünü hafifletmez. Dünyanın en pahalı ülkelerinden biri haline geldik. Alım gücü eridi. Emek ucuzladı. Üretim çarkları zorlandı. Maliyet altında ezilen üretici kan ağlıyor. Etiketten korkan tüketici çaresiz kalıyor.

Pazar filesi eve her hafta biraz daha hafif dönüyor. Eskiden kilo ile alınan sebze, bugün tane ile tartılıyor. Kasabın önünden geçmek artık cesaret istiyor. Filesini dolduramayan babanın mahcubiyeti hiçbir istatistiğe girmiyor. Tencerede artık sadece dert kaynıyor” şeklinde konuştu.

“ORTADA BAŞARI DEĞİL AĞIR BİR SOSYAL MALİYET VAR”

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “Fiyatlar dizginlendi” açıklamasına tepki gösteren Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Nerede dizginlendi? Pazarda mı? Kirada mı? Faturada mı? Çocuğuna beslenme koyamayan annenin hayatında mı? Şimşek’in “kurda istikrar” dediği şey, ihracatçının idam fermanına dönüşmüştür. Türk lirasını kâğıt üzerinde değerli tutma çabası, yerli üretimi ithalata mahkûm etmektedir. Esnaf ve KOBİ finansman çöllerinde bırakılmıştır. Paraya erişimin kısıtlandığı yerde yatırım beklemek, mucizeye inanmaktır. Ortada başarı yoktur. Ortada ağır bir sosyal maliyet vardır. Mesele yalnızca tüketicinin etiketten korkması değildir. Mesele aynı zamanda üreticinin tezgâhını, esnafın dükkanını, sanayicinin çarkını döndüremez hale gelmesidir. Türkiye ekonomisinin can damarını oluşturan üretim dünyası artık sürdürülebilirliğin sınırını aşmıştır” dedi.

“İKTİDARA AÇIKÇA SÖYLÜYORUZ…”

Türkiye’nin ticaret hayatının büyümeyi değil, erimeyi; umudu değil, çaresizliği yaşamadığını savunan Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Bu gidişatın faturası yalnızca esnafa değil, toplumsal barışın temel direği olan orta sınıfa da kesilmektedir. Buradan iktidara açıkça söylüyoruz: Üreteni cezalandıran bu ekonomi anlayışından vazgeçin. Enerji maliyetlerinde “üretim odaklı indirimli tarife” uygulayın. Akaryakıt ve elektrik üzerindeki dolaylı vergileri makul seviyelere çekin. Kredi Garanti Fonu’nu ayrıcalıklı sermayeye değil, gerçek üretim yapan KOBİ’lere ve ihracatçılara açın. Yüksek teknoloji yatırımlarını sözle değil; vergi muafiyetiyle, Ar-Ge desteğiyle, sıfır faizli yatırım kredileriyle destekleyin. Pandemi döneminden bu yana biriken esnaf borçları için faizsiz, uzun vadeli ve gerçekçi bir beyaz sayfa yapılandırması başlatın.

Çünkü üretim olmadan refah olmaz. Esnaf ayakta kalmadan orta sınıf korunamaz. Sanayi güçlenmeden bağımsız ekonomi kurulamaz. Teknoloji üretmeden gelecek kazanılamaz” ifadelerini kullandı.

“MİLLET ARTIK MAAŞIYLA DEĞİL, BORÇLA YAŞIYOR”

Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre; 2026 yılı Şubat ayında bireysel kredi veya kredi kartı borcundan dolayı 221 bin kişinin yasal takibe düştüğünü, takipteki bireysel kredi ve kredi kartı borcunun da geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 98 artarak 323,8 milyar liraya çıktığını aktaran Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Bu rakam, sıradan bir finans verisi değildir. Bu, milletin artık maaşıyla değil, borçla yaşadığının belgesidir. Eskiden vatandaş ev almak için kredi çekerdi.

Bugün, temel ihtiyaçlarını karşılamak için kredi kartına sarılıyor. Eskiden borç, yatırım için düşünülürdü. Bugün borç, hayatta kalmanın aracı haline geldi. Milyonlarca insan sadece bankalara değil, hayata borçlu yaşıyor. Biliyorum anlattıklarım sizi üzüyor, gözlerinizden belli. Ama bu anlattıklarım Türkiye’nin en önemli ve en temel meseleleridir ve mutlaka çözülmelidir. Böyle bir düzen sürdürülemez. Borçla dönen ekonomi ayakta kalamaz.

Biz vatandaşı borçla susturan değil, refahla güçlendiren bir ekonomik sistem için,

icra kapılarında sürünen değil, onuruyla yaşayan bir millet için mücadele ediyoruz.

Bu mücadelemizde de bir adım geri atmayacağız ve inanıyoruz ki, Allah’ın izni ve milletin teveccühüyle başaracağız” şeklinde konuştu.

“ÖĞRETMEN OLMAK İSTEYEN GENÇ, KAÇ KAPIDAN GEÇECEK?”

Milli Eğitim Akademisi adı verilen uygulama için “Mülakatı kurumsallaştırmanın yeni adı” değerlendirmesinde bulunan Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “AKP seçimden önce mülakatı kaldıracağız dedi.

Sonra akademi adı altında mülakat sistemini kalıcı hale getirdi. Bir genç, eğitim fakültesine gidiyor. Mezun oluyor. Sınava giriyor. Başarı gösteriyor. Yetmiyor. Akademi süreci çıkarılıyor. O da yetmiyor. Mülakat kapısı yeniden önüne konuyor. Öğretmen olmak isteyen genç kaç kapıdan geçecek? Kaç defa kendini ispat edecek? Kaç defa emeğinin karşılığını bekleyecek?” diye sordu.

“İKTİDARIN EĞİTİME VERDİĞİ DEĞER İŞTE BU RAKAMDA GİZLİ”

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in, “Öğretmenlik sabır ve emek yoludur” şeklindeki açıklamasına değinen Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Elbette öğretmenlik sabır ve emek yoludur. Ama bu sözü, kendisine özel kanun çıkarılarak rektör yapılan birinin söylemesi ayrıca ibretliktir. Asıl mesele şudur: Akademiye başlayan 10 bin öğretmen adayı, ekonomik olarak büyük bir çıkmaza itilmiştir. Bakanlık bu akademileri 7 ilde kurmuştur: Ankara, İstanbul, Aksaray, Gaziantep, Erzurum, Sivas, Kayseri. Ege Bölgesi’nde tek bir il yoktur. Ankara ve İstanbul’da konaklama sağlanmamaktadır. Diğer illerde ise konaklama imkânına ek üç öğün yemekle birlikte adaylara ödenen yaklaşık 32 bin liranın 28 bini geri alınacaktır. Öğretmen adayanın eline kalan 4 bin liradır. 2026 Türkiye’sinde bir öğretmen adayına reva görülen “hayat” budur. Peki konaklama bulamayan ne yapacak? Kirayı nasıl ödeyecek? Yol parasını nasıl karşılayacak? Yemeğini nasıl yiyecek? Ailesinden destek alamayan genç nasıl ayakta kalacak? İktidarın eğitime verdiği değer işte bu rakamda gizlidir” dedi.

“ÖĞRETMEN ADAYLARININ MAAŞLARINDA DERHAL İYİLEŞTİRME YAPIN”

“Türkiye’nin öğretmen adaylarını refaha erdirecek kaynağı da vardır, gücü de vardır” diyen Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Eksik olan para değil, önceliktir. Eksik olan bütçe değil, adalettir. Buradan Erdoğan’a ve Milli Eğitim Bakanı’na sesleniyorum: Öğretmen adaylarının maaşlarında derhal iyileştirme yapın. Bakanlığın kaynaklarını ne olduğu belli olmayan protokollere, yandaş yapılara, gösterişli projelere değil; öğretmen adaylarımızın mali ve sosyal haklarına ayırın.

Devlet böyle yönetilir, devlet öğretmeniyle büyür. Bu millet, 23 yıldır sizin har vurup harman savurduğunuz harcamalara katlandı. Merak etmeyin, 10 bin öğretmen adayının hakkına da seve seve sahip çıkar” şeklinde konuştu.

“ALLAH KİMSEYE; GENÇLİĞİNDE ALPARSLAN TÜRKEŞ’İN TEDRİSATINDAN GEÇİRİP, YAŞLILIĞINDA DOĞU PERİNÇEK ÇİZGİSİNDE SİYASET YAPMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİNİ YAŞATMASIN”

Türkiye-Rusya-Çin ittifakı önerisine tepki gösteren Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Bu hususta evvela şunu söyleyelim: Allah kimseye gençliğinde Alparslan Türkeş’in tedrisatından geçirip, yaşlılığında Doğu Perinçek çizgisinde siyaset yapmanın dayanılmaz hafifliğini yaşatmasın. Sadece bu konuda da değil, birçok konuda çeşitli yalpalamaların şahidi oluyoruz. Mesela bu hafta buyurdular ki; ‘Türkiye’nin jeopolitiğinden kaynaklı birtakım riskler var. Bu riskler etnik köken ve mezhep üzerinden bazı tehlikeleri de beraberinde getirir. Türk milleti buna uyanık olma mecburiyetindedir’ diyor, büyük bir şey keşfetmiş gibi. Kendisini tebrik ediyorum.

Hiç olmazsa bu sözleri ile “Bir Kürt, bir Alevi Cumhurbaşkanı olsun” demenin utancından kendini kurtarmaya çalışıyor. Bu kürsüyü birilerine cevap vermek için kullanmadığımı biliyorsunuz ama hak edene de hak ettiği cevabı elbette vereceğiz. Diler ve umarım ki;

‘Hesap sormazsan namerdim’ sözünün arkasına düşer. Diler ve umarım ki; ‘Evinin önünde Andımızı okutturmazsam namerdim’ dediği sözün peşine düşer. Bu millet, hayatında sözleri ve eylemleri arasında bu kadar büyük tenakuz olan hiç kimseye şahit olmamıştır. Dün dediği ile bugün söyledikleri arasında uçurumlar oluyor ama bakıyorsunuz; dün söylediği şeyi alkışlayanlar, bugün söylediği şeyi tekzip ettiğinde de yine alkışlıyorlar. Siz öyle her fırsatta ayağa kalkmayın ama şundan emin olun: Ben hiç kimsenin başını yere eğdirmeyeceğim.

Şimdilik O’na bu kadar yeter. Ama her grup toplantısında şayet bizimle uğraşırsa;

her grup toplantımızda, geçmişteki sözleri ile bugünkü sözlerinin mukayesesini

bu kürsüden değil, buraya ekran kurduracağım ve milletle paylaşacağım” dedi.

“BUNUN ADI İHANETTİR”

İthalat ve ihracat verilerine işaret eden Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Şimdi soruyorum: Kendi ülkesinin menfaatini düşünen bir siyasetçi hangi yolu tercih eder? Para kazandığınız ilişkileri sürdürmeyi mi? Yoksa her yıl büyük açık verdiğiniz ülkelerle daha fazla yakınlaşıp

mevcut dengeleri heba etmeyi mi? Türkiye’nin Rusya ve Çin’e daha fazla yakınlaşacak alanı kalmamıştır. Tam tersine, Moskova’ya ve Pekin’e gidip ittifak tezgâhlamak yerine, ikili ticaretteki bu dengesizliği giderecek ciddi görüşmelere başlamak gerekmektedir. Mesele sadece ticaret de değildir. Bir de jeopolitik gerçek vardır. Bahçeli ve arkadaşlarının Türkiye’nin güvenliği için adres gösterdiği Moskova ve Pekin’in, kendisine güvenen hükümetleri kriz anlarında nasıl yüzüstü bıraktığını son yıllarda canlı yayında izledik.

Esad kaçmıştır. Maduro yatak odasından alınmıştır. Hamaney öldürülmüştür. Küba kıskaca alınmıştır. Kendisine dahi hayrı olmayan kâğıttan kaplanları, Türkiye’de pazarlamaya çalışan işportacılar, hâlâ ülkemizin güvenliğini bu ülkelere endekslemek istemektedir. Ben ihanetle açıklayabildiğim şeyleri, aptallıkla açıklamam. Bunun adı, açık ihanettir” ifadesini kullandı.

“TÜRKİYE’NİN SÜRÜKLENMESİNİ DIŞARIDA NETANYAHU İSTİYOR, İÇERİDE MALUM ŞAHIS”

Daha vahim bir durum olduğunu vurgulayan Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Bu Moskova-Pekin eksenini pazarlayanların bir kısmı, aslında buna kendileri de inanmamaktadır. Bu projeler, ucu Netanyahu’ya ve Amerika’daki neo-kon lobilerine uzanan daha derin bir planın parçasıdır. Bir süredir Netanyahu çevresinin ve onların ABD medyasındaki paralı askerlerinin Türkiye hakkında yazdığı makaleleri, raporları görüyoruz. Türkiye’yi yeni bir İran gibi göstermeye çalışıyorlar. Ülkemizi marjinalleştirmek istiyorlar. NATO’dan kopmuş, Batı’dan ayrılmış,

Ortadoğu’da yalnızlaşmış bir Türkiye görüntüsü üretmeye uğraşıyorlar. Çünkü Türkiye’nin NATO üyeliği, İsrail’in saldırganlığının önünde bir engeldir. Türkiye’nin denge politikası, Netanyahu’nun savaş siyaseti için engeldir. Türkiye’nin aklıselimi, bölgesel yangının büyümesi için engeldir. Şimdi herkes aklını başına alsın. Türkiye’nin İran savaşında tarafsızlığını kaybederek savaşa sürüklenmesini, dışarıda Netanyahu istiyor, içeride malum şahıs. Türkiye’nin NATO üyeliğinden dışarıda Netanyahu rahatsız, içeride malum şahıs.

Türkiye’nin ulusal kimliğinin parçalanmasını dışarıda Netanyahu köpürtüyor, içeride malum şahıs. Bunların hepsi, Türkiye’yi Ortadoğu’da bir savaşa çekmek için kurulmuş planın parçalarıdır. Netanyahu’nun iktidarını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu dış tehdit, Türkiye üzerinden üretilmek istenmektedir. Bu kirli işleri siyasi satranç zannedenler bilsin: Türkiye, ne Moskova’nın taşeronu ne Pekin’in pazarı ne Netanyahu’nun savaş bahanesi ne de içerideki maceracıların oyun tahtası olur. Türkiye, Türk milletinin devletidir. Türkiye’nin istikameti kapalı kapılar ardında değil, büyük Türk milletinin menfaatleriyle çizilir” dedi.

Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu’nun konuşmasının tamamı şu şekilde:

Aziz milletim,Değerli milletvekilleri,Kıymetli dava arkadaşlarım,

Basınımızın saygıdeğer emekçileri,

Hepiniz grup toplantımıza hoş geldiniz.

Yassıada’dan, Zincirbozan’a, 27 Mayıs’tan, 12 Mart ve 12 Eylül’e kadar

Çok partili siyasetin hemen her aşamasında etkin ve yetkin bir isim olmuş,

TBMM Eski Başkanımız Sayın Hüsamettin Cindoruk’u rahmetle anarak başlamak isterim.

Doğrularını ve yanlışlarını yaşadığı dönemin şartları içinde,

Pek tabii ki över ya da eleştirebilirsiniz ama,

Benim nezdimde Türkiye, gerçek bir demokrasi avukatını kaybetmiştir.

Kendisi 70 yıla varan siyasi yaşamında

Her daim demokrasi ve hukuk vurgusu yapmış,

Sözleri ile siyasetini bu ilkeler etrafında birleştirmiş, mümtaz bir şahsiyettir.

Parlamento kültürünü, nükteyi ve nezaketi de

Döneminin diğer önemli isimleri gibi hiçbir zaman elden bırakmamıştır.

Kendisinden birçok alıntı yapılabilir ama

Şu beyanını tekrarlamak isterim:

“Siyaset, millet ve ülke menfaatine

En uygun ve en doğru olanı bulma imkanlarını sağlayan

Ve nihai uzlaşmaya varan güzel bir yarışmadır”

Bugün ihtiyaç duyduklarımız arasında,

Sanıyorum en elzem olanlardan bir tanesi de budur.

Uzlaşma yerine ayrışmanın,

Yarışma ve rekabet yerine, düşmanlığın hâkim olduğu bir dil ve anlayış

Siyasetimizi esir almıştır.

Yürürlükteki Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile

Bu zararlı ve toptancı mantık,

Birbirine koşut seyretmektedir.

Yani Türkiye Büyük Millet Meclisi,

Bu tek adam rejiminin yönetim dayatması ile kenara itilmekle kalmamış,

Onlarca yılın istişare kültürü de zarar görmüştür.

Böylece gerçeklere duyarsızlaşmış bir ortam yeşermiştir.

Siyaset sorun çözmeyip, bilakis, kendi sorunlarını seçmene yüklüyor.

Ortaya çıkan yasama faaliyeti kurallara uyan dürüst vatandaşı görmüyor,

Kural tanımaza, huzur bozana, hatta kan dökene imtiyaz veriyor.

Birbirimizi duymuyor, birbirimizle konuşmuyoruz.

Demokrasi sorunu olarak tarif edebileceğimiz onlarca aksaklık vardır ama,

“Konuşan bir Türkiye” olmadığı zaman, gerisi zaten mümkün değildir.

Bizim parlamenter sistem ısrarımızın özünde de bu arayış bulunmaktadır.

Birçok defa sordum, yine sormak isterim:

Rahmetli Demirel’in samimiyetini özlemeyeniniz var mı?

Rahmetli Ecevit’in siyasi nezaketini hatırlamayanınız var mı?

Rahmetli Erbakan Hocanın davasına bağlılığını,

Özal’ın çalışkanlığını unutanınız var mı?

Rahmetli Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in mücadele azmini ve cehdini aramayanınız var mı?

Türk siyasetinin böyle bir zenginlikten, bu vasatlığa nasıl evrildiğini görmeyeniniz var mı?

Kültürümüzün özü, meşverettir.

Meşveretin mekânı Meclisimizdir.

Rahmetli Cindoruk’un sözleriyle,

“Cumhuriyet’in kök hücresi yüce Meclisimizdir”.

Askeri darbeler dahi bu yapıyı ortadan kaldırmayı başaramamış,

Hatta bunu düşünmemişlerdir bile…

O sebeple darbe, sadece postalla ezilen milli irade değil,

Yasaları, kurumları ve istişare kültürünü yok eden eylemlerin bütünüdür.

Toplumda adalet duygusunu yok edip, yerine korkuyu ikame etmektir.

Sadece, cemselerle matbaa mühürlemek değil,

Yandaş araçlarla haber alma özgürlüğümüzü de yok etmektir.

Muhalif medyayı haber verme özgürlüğünden mahrum etmektir.

Kıymetli arkadaşlarım,

Son dönemdeki yasama süreçlerinde özellikle bu yaklaşım içerisinde hareket ediyoruz.

Parlamento süreçleri bir tartışma ortamı yaratmayı;

Ve böylelikle bir mutabakat zemini oluşturmayı;

Doğru ve yerinde müdahalelerle süreci yönetebilme ve yönlendirebilmeyi kapsar.

Demokrasilerdeki milli iradenin temsil mercii olan Meclisin,

Etkinliğinin, saygınlığının ve verimliliğinin artmasını sağlar.

Muhalefette olmak, körü körüne bir itiraz makamı olmak değildir.

Hakikati söylemek, milli menfaatleri savunmak ve doğruyu göstermektir.

İYİ Parti olarak TBMM Grubumuz da bu demokrasi mücadelesini,

Gerçek muhalefetin omurgasını taşımaktadır.

Bu hafta Meclis gündeminde olan torba yasa içerisinde,

Doğum izni olarak bilinen yasa teklifi ile sosyal medya ve oyun platformlarına ilişkin

Yapılmak istenen düzenlemeler vardır.

Öncelikle şunu söylemek isterim,

Meclis’te çoğunluk sahibi olan partinin

Meclisi, kendi parti takvimiyle çalışan alelade bir yer olarak görmesi,

Anne ve anne adaylarının yaşadığı hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır.

Sosyal medya ve oyun platformlarına ilişkin düzenlemeye gelirsek,

Konu, kuşkusuz önemlidir.

Ailenin, gençliğin ve çocuklarımızın

Sanal tehlikeler de dahil olmak üzere her türden tehlikeden korunması

Devletin en başta gelen görev ve ödevlerindendir.

Ancak yine bir “torba yasa mantığıyla” karşı karşıyayız.

Yine elmalarla armutlar aynı kefede,

Çok boyutlu bir tasavvurdan yoksun şekilde ele alınmaktadır.

Hiçbir koruma ödevi ile kollama görevi,

Temel hak ve hürriyetlerin fütursuzca ihlali sonucunu doğurmamalıdır.

Nasıl ki güvenlik – özgürlük dengesi sağlanması gerekli ise

Koruma ve hak dengesi de gözetilmelidir.

15 yaş altındakilere sosyal medyanın tümden yasaklanması,

En başta, “ifade hürriyetinin; maddi manevi varlığı geliştirme hakkının” ihlalidir.

Düzenlemeye mi karşıyız? Hayır.

Anayasa’nın 14. Maddesi der ki,

“Anayasa hükümlerinden hiçbiri, devlete veya kişilere, anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya (…) daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir (…) şekilde yorumlanamaz”.

Anayasa’nın devlete verdiği ailenin ve gençliğin korunması görevi

Hak ve hürriyetler rejiminin yok edilmesi imkanını tanımaz.

Açık, anlaşılır ve kullanıma uygun ebeveyn kontrol araçlarının hayata geçirilmesi makul olmakla birlikte,

Burada şu soruyu sormak elzemdir:

Siz ebeveynlere internet okur-yazarlığı eğitimi verdiniz mi?

Bugün anne babaların yüzde kaçının bu araçları kullanabilme yeterliği vardır?

İnternet ticari olarak Türkiye’de 33 yaşında olsa da,

Ana akım olarak yaygınlaşması 2003’tür.

Bu 33 yılın 24 yılı zat-ı şahanelerinin iktidarında geçti.

Bu süreçte hangi eğitim verildi?

Gelişmelere karşı ne yapıldı?

O gün onlu yaşlarında olan vatandaşlarımız bugün otuzlu yaşlarında çoğu da çocuk sahibi.

O günden geleceği göremeyen ve gerekli tedbiri alamayan iktidar,

Bugün sanal ortamda içine düşülen durumu, yasaklarla sıvamaya çalışmaktadır.

Tüyü de oyun platformları üzerinden dikmektedir.

Bugüne kadar sadece yasaklar üzerinden yürütülen yaklaşımların

Asayiş başta olmak üzere, sorunları sadece büyüttüğünü gördük.

İktidar, “iktidar” olarak değil,

Sorumlu yurttaşlar olarak düşünmeyi bir kere denerse,

En başta da bizzat kendi çocuklarının makul taleplerini dikkate alırsa,

Eminim ki, gerçekten millet adına hareket etmiş olmanın

Kıvancını uzun yıllardan sonra tadacaktır.

Aziz milletim,Değerli milletvekilleri,Kıymetli dava arkadaşlarım,

Bugün Türkiye’de iktidarın gerçek yüzünü görmek için uzaklara bakmaya gerek yoktur.

Devletin kapısına bakın.

Kimi içeri alıyorlar, kimi dışarıda bırakıyorlar görün.

Kimin borcunun siliyor, kime yapılan üç kuruş yardımı faiziyle geri istiyorlar görün.

Bir yanda rakamlarla anlatılan başarı masallarını

Diğer yanda milletin boş tenceresini görün.

Ve dış politikaya bakın.

Türkiye’nin millî menfaatini mi, yoksa başkalarının krizlerini mi esas alıyorlar görün.

Karşımızda tek tek hatalardan oluşan bir tablo yoktur.

Karşımızda bütünlüklü bir yönetim çöküşü vardır.

İçeride devleti akrabalığa, ekonomiyi borca, sosyal yardımı tahsilata, gençliği mülakata teslim edenler;

Dışarıda da Türkiye’yi savrulmaya, maceraya ve başkalarının hesabına açık hale getirmektedir.

Bugün bu çöküşü bütün yönleriyle konuşacağız.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen bu ucube düzen,

Devleti tam manasıyla çürütmüştür.

Bugün kamu kurumlarında yapılan birçok üst düzey atama,

Liyakat ilkesinin açıkça yok sayıldığı yeni bir kayırmacılık örneğine dönüşmüştür.

Adını doğru koyalım:

Bu, nepotizm iktidarıdır…

Nepotizm, kişinin eğitimine, ehliyetine, başarısına bakmadan;

Sadece aile bağı, akrabalık ilişkisi, yakınlık ve sadakat üzerinden makam dağıtmaktır.

Bugün Türkiye’de yaşanan tam olarak budur.

Devletin makamları milletin emaneti olmaktan çıkarılmış,

Eşe, dosta, akrabaya ve yandaşa dağıtılacak bir ganimet gibi görülmüştür.

En son Türk Hava Yolları’ndaki atamalarda bir kez daha gördük.

Birinin damadı,Birinin oğlu,Birinin eşi,Birinin dayısı…

Peki bu milletin evlatları nerede?

Gecesini gündüzüne katan gençler nerede?

Sınavlara giren, yıllarca emek veren, hayal kuran, kendini yetiştiren

Anadolu çocukları nerede?

Onlar kapının dışında bekletiliyorlar.

Sanmayın ki AK Partililerin hepsi içeri alınıyor.

O da yetmiyor artık.

Hem AK Partili hem de saraylı olman lazım…

Onlar, bir imzayla yükseliyorlar.Bir telefonla yer değiştiriyorlar.Bir sabah bir kurumun başına geliyorlar.Başka bir sabah başka bir göreve atanıyorlar.

Sonra da utanmadan bu düzeni savunuyorlar.

Bu iktidar artık utanmıyor.

Utanma duygusu olsa, gençlerin yüzüne bakamazlardı.

Emeklinin karşısına çıkamazlardı.

Devleti bu hale getiren sistemi savunamazlardı.

Bugün Türkiye’de bilgi değil, bağlantı kazandırıyor.Emek değil, ilişki sonuç veriyor.Ehliyet değil sadakat ödüllendiriliyor.

Saraya yakınsanız, her makam sizin.Akrabaysanız, her kapı açık.Çalışkansınızdır, eğitimlisinizdir, heyhat,

Size düşen şey “seçimi” beklemektir.

Ve hükümetin cezasını, sandık önümüze gelince vermektir.

Gabar’da petrol, ucuz kredi, göklerde uçak,

Atanacak kadrolar, maaş iyileştirmeleri olur.

Devlet makamlarını akrabalık ilişkileriyle dağıtan anlayış,

Sosyal yardım meselesinde de aynı riyakâr yüzünü göstermektedir.

Meclis çatısı altında Sosyal Hizmetler Kanunu teklifini görüşüyoruz.

Ama burada asıl mevzu adaletsiz yüzdür.

Bu iktidar değil mi, milyonlarca yurttaşımızı sosyal yardıma muhtaç bırakan?

Sosyal yardımları da sanki zatıalilerinin sadakası gibi dağıtan?

Orada bile ayrım yapmadan duramayan?

Bu sosyal devlet değildir.

İktidara sesleniyorum:

Göz boyamayı bırakın.

Ödenekleri, gerçekleşen enflasyona göre otomatik güncelleyen bir mekanizma kurun.

Vatandaşını korkuyla sindiren bu baskı düzenine son verin.

İnsan onurunu esas alan bir devlet iradesini hayata geçirin.

Siz kimin bütçesiyle kime sadaka verdiğinizi zannediyorsunuz?

Bir de utanmadan her seçimde milleti korkutuyorsunuz.

Kendi yarattığınız tabloda yaşamaya mahkûm ettiklerinize,

Biz gidersek muhalefet gelirse bu yardımları keser, ha! diyorsunuz.

Biz sizin gibi değiliz!

Biz öyle bir Türkiye kurmak istiyoruz ki

Bizim Türkiye’mizde milletimiz el kapılarına,

Sadaka zihniyetine muhtaç olmayacak!

Sizin yarattığınız bu enkazı biz kaldıracağız,

Sizin yarattığınız bu utanmaz düzene biz son vereceğiz,

Refahın, huzurun Türkiye’sini biz kuracağız!

Sadaka kültürü ve lütuf siyaseti gidecek,

Yerine, kimsenin hakkını almak için torpil aramadığı yurttaşlık ahdi gelecek.

Yoksula tahsildarlık yapan bu anlayış, ekonomide de rakamların arkasına saklanmaktadır.

Önümüze konulan tablo gerçek değil, rakam cambazlığıdır.

Açıklanan enflasyon oranı sokağın yangınından kopuktur.

Elektrik, doğal gaz, kira gibi temel kalemlerin,

Sepetteki ağırlığını düşürerek hayatı ucuzlatamazsınız.

Enflasyon sepetini hafifletmek, milletin yükünü hafifletmez.

Dünyanın en pahalı ülkelerinden biri haline geldik.

Alım gücü eridi.Emek ucuzladı.Üretim çarkları zorlandı.Maliyet altında ezilen üretici kan ağlıyor.Etiketten korkan tüketici çaresiz kalıyor.

Pazar filesi eve her hafta biraz daha hafif dönüyor.

Eskiden kilo ile alınan sebze, bugün tane ile tartılıyor.

Kasabın önünden geçmek artık cesaret istiyor.

Filesini dolduramayan babanın mahcubiyeti hiçbir istatistiğe girmiyor.

Tencerede artık sadece dert kaynıyor.

Buna rağmen Mehmet Şimşek çıkıp “fiyatlar dizginlendi” diyor.

Çocuğuna beslenme koyamayan annenin hayatında mı?

Şimşek’in “kurda istikrar” dediği şey, ihracatçının idam fermanına dönüşmüştür.

Türk lirasını kâğıt üzerinde değerli tutma çabası, yerli üretimi ithalata mahkûm etmektedir.

Esnaf ve KOBİ finansman çöllerinde bırakılmıştır.

Paraya erişimin kısıtlandığı yerde yatırım beklemek, mucizeye inanmaktır.

Ortada başarı yoktur.

Ortada ağır bir sosyal maliyet vardır.

Mesele yalnızca tüketicinin etiketten korkması değildir.

Mesele aynı zamanda üreticinin tezgâhını, esnafın dükkanını,

Sanayicinin çarkını döndüremez hale gelmesidir.

Türkiye ekonomisinin can damarını oluşturan üretim dünyası

Artık sürdürülebilirliğin sınırını aşmıştır.

Sektör temsilcileri her hafta, hatta her gün aynı feryadı dile getiriyor.

Enerji maliyetleri artıyor.

Finansman maliyetleri yükseliyor.

Yatırım iştahı, yerini endişeye bırakıyor.

Belirsizlik artık istisna değil, kural haline geliyor.

Türkiye Esnaf ve Sanatkarlar Konfederasyonu Başkanı,

Enerji maliyetlerindeki yüzde 25’lik artışa dikkat çekerek,

Esnafın zor durumda olduğunu söylüyor.

Denizli Sanayi Odası Başkanı,

Sanayisizleşme tehlikesini, reel sektörün gündelik gerçeği olarak tarif ediyor.

Kayseri Ticaret Odası Başkanı,

“Bekle gör değil, üret ve diren dönemindeyiz” çağrısında bulunuyor.

Bu sözler, muhalefetin abartısı değildir.

Bu sözler, üretim dünyasının sahadan yükselen alarmıdır.

Bugün sanayici, tüccar ve esnaf için bıçak kemiğe dayanmıştır.

İktidarın vaat ettiği istikrar değil, piyasaya yayılan belirsizliktir.

Destek değil, köstek niteliğindeki politikalar üretici kesimi tüketmektedir.

Üstelik bu çöküş, yalnızca bugünün meselesi de değildir.

Türkiye, yüksek teknolojide de oyun dışına itilmektedir.

Yılın ilk iki ayında, yüksek teknolojili ürün ihracatı sadece 1,26 milyar dolarda kalmıştır.

Buna karşılık yüksek teknolojili ürün ithalatı 5,63 milyar dolara ulaşmıştır.

Yüksek teknoloji grubundaki dış ticaret açığı 4,37 milyar dolara çıkmıştır.

Yüksek ve orta-yüksek teknolojili ürünlerde toplam açık 8,2 milyar dolara ulaşmıştır.

İktidar, yıllardır “yerli ve millî teknoloji hamlesi” diyor.

Ama veriler, başka bir şey söylüyor.

İddia, ileri teknoloji;

Gerçek ise ithalat bağımlılığıdır.

Vaat, ihracat odaklı büyüme;

Sonuç, derinleşen ticaret açığıdır.

Genç ve eğitimli nüfusumuzun potansiyeline rağmen Türkiye,

Teknoloji ihraç eden bir merkez değil;

Yüksek teknolojili ürünlerin pazarı haline getirilmektedir.

TAYSAD Başkanı, kapasite kullanım oranlarının

Kritik eşik olan yüzde 70’in altına inmesini

Üretim için, açık alarm olarak nitelendiriyor.

Bu açık alarmı duymayan bir iktidar, sanayinin geleceğini de duyamaz.

Yapay zekâ, robotik ve otomasyon yatırımlarını ıskalayan bir Türkiye,

Küresel rekabette geriye düşer.

Çin’in nitelikli üretim gücü geleneksel modellerimizi zorlarken,

İktidarın stratejik körlüğü Türkiye’yi bir kez daha

Trenin ardından el sallayan mahzun yolcu konumuna sürüklemektedir.

Aynı tablo esnafta da karşımızdadır.

Mart ayında açılan işyeri sayısı yüzde 12,73 düşmüştür.

Yılın ilk üç ayında açılan esnaf işletmesi sayısı 80 binlerden 75 binlere gerilemiştir.

Kapanan işyeri sayısı ise yüzde 11,79 artarak 34 bin 155’e yükselmiştir.

Bu bir canlanma değil, tasfiye sürecidir.

Bu bir dalgalanma değil, iflas dalgasıdır.

Türkiye’nin ticaret hayatı büyümeyi değil, erimeyi; umudu değil, çaresizliği yaşamaktadır.

Bu gidişatın faturası yalnızca esnafa değil,

Toplumsal barışın temel direği olan orta sınıfa da kesilmektedir.

Buradan iktidara açıkça söylüyoruz:

Üreteni cezalandıran bu ekonomi anlayışından vazgeçin.

Enerji maliyetlerinde “üretim odaklı indirimli tarife” uygulayın.

Akaryakıt ve elektrik üzerindeki dolaylı vergileri makul seviyelere çekin.

Kredi Garanti Fonu’nu ayrıcalıklı sermayeye değil,

Gerçek üretim yapan KOBİ’lere ve ihracatçılara açın.

Yüksek teknoloji yatırımlarını sözle değil;

Vergi muafiyetiyle, Ar-Ge desteğiyle, sıfır faizli yatırım kredileriyle destekleyin.

Pandemi döneminden bu yana biriken esnaf borçları için

Faizsiz, uzun vadeli ve gerçekçi bir beyaz sayfa yapılandırması başlatın.

Çünkü üretim olmadan refah olmaz.

Esnaf ayakta kalmadan orta sınıf korunamaz.

Sanayi güçlenmeden bağımsız ekonomi kurulamaz.

Teknoloji üretmeden gelecek kazanılamaz.

Tam da bu üretimsiz ekonomi gerçeğinden ötürü,

Milyonlarca vatandaşımız borçla yaşıyor.

Türkiye Bankalar Birliği verileri ortadadır.

2026 yılı Şubat ayında bireysel kredi veya kredi kartı borcundan dolayı

221 bin kişi yasal takibe düşmüştür.

Takipteki bireysel kredi ve kredi kartı borcu,

Geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 98 artarak 323,8 milyar liraya çıkmıştır.

Bu rakam, sıradan bir finans verisi değildir.

Bu, milletin artık maaşıyla değil, borçla yaşadığının belgesidir.

Eskiden vatandaş ev almak için kredi çekerdi.

Bugün temel ihtiyaçlarını karşılamak için kredi kartına sarılıyor.

Eskiden borç, yatırım için düşünülürdü.

Bugün borç, hayatta kalmanın aracı haline geldi.

Milyonlarca insan sadece bankalara değil, hayata borçlu yaşıyor.

Biliyorum anlattıklarım sizi üzüyor, gözlerinizden belli.

Ama bu anlattıklarım Türkiye’nin en önemli ve en temel meseleleridir.

Ve mutlaka çözülmelidir.

Böyle bir düzen sürdürülemez.

Borçla dönen ekonomi ayakta kalamaz.

Biz vatandaşı borçla susturan değil, refahla güçlendiren bir ekonomik sistem için,

İcra kapılarında sürünen değil, onuruyla yaşayan bir millet için mücadele ediyoruz.

Bu mücadelemizde de bir adım geri atmayacağız

Ve inanıyoruz ki, Allah’ın izni ve milletin teveccühüyle başaracağız.

Değerli dava arkadaşlarım,

Ekonominin sahadaki çöküşü, en açık biçimde gençlerin hayatında görülmektedir.

Bunun en somut örneklerinden biri de öğretmen adaylarımızın yaşadığı çiledir.

Geçtiğimiz haftalarda söyledik.

Milli Eğitim Akademisi adı verilen uygulama, mülakatı kurumsallaştırmanın yeni adıdır.

AKP seçimden önce mülakatı kaldıracağız dedi.

Sonra akademi adı altında mülakat sistemini kalıcı hale getirdi.

Bir genç, eğitim fakültesine gidiyor.

Akademi süreci çıkarılıyor.

Mülakat kapısı yeniden önüne konuyor.

Öğretmen olmak isteyen genç kaç kapıdan geçecek?

Kaç defa kendini ispat edecek?

Kaç defa emeğinin karşılığını bekleyecek?

Bu pazartesi akademiler eğitimlere başladı.

Bakan, ilk derste öğretmen adaylarına “öğretmenlik sabır ve emek yoludur” demiş.

Elbette öğretmenlik sabır ve emek yoludur.

Ama bu sözü, kendisine özel kanun çıkarılarak rektör yapılan birinin söylemesi ayrıca ibretliktir.

Akademiye başlayan 10 bin öğretmen adayı, ekonomik olarak büyük bir çıkmaza itilmiştir.

Bakanlık bu akademileri 7 ilde kurmuştur:

Ankara, İstanbul, Aksaray, Gaziantep, Erzurum, Sivas, Kayseri.

Ege Bölgesi’nde tek bir il yoktur.

Ankara ve İstanbul’da konaklama sağlanmamaktadır.

Diğer illerde ise konaklama imkânına ek üç öğün yemekle birlikte

Adaylara ödenen yaklaşık 32 bin liranın.

28 bini geri alınacaktır.

Öğretmen adayanın eline kalan 4 bin liradır.

2026 Türkiye’sinde bir öğretmen adayına reva görülen “hayat” budur.

Peki konaklama bulamayan ne yapacak?

Kirayı nasıl ödeyecek?

Yol parasını nasıl karşılayacak?

Yemeğini nasıl yiyecek?

Ailesinden destek alamayan genç nasıl ayakta kalacak?

İktidarın eğitime verdiği değer işte bu rakamda gizlidir.

Türkiye’nin öğretmen adaylarını refaha erdirecek kaynağı da vardır, gücü de vardır.

Eksik olan para değil, önceliktir.

Eksik olan bütçe değil, adalettir.

Buradan Erdoğan’a ve Milli Eğitim Bakanı’na sesleniyorum:

Öğretmen adaylarının maaşlarında derhal iyileştirme yapın.

Bakanlığın kaynaklarını ne olduğu belli olmayan protokollere, yandaş yapılara,

Gösterişli projelere değil; öğretmen adaylarımızın mali ve sosyal haklarına ayırın.

Devlet böyle yönetilir, devlet öğretmeniyle büyür.

Bu millet, 23 yıldır sizin har vurup harman savurduğunuz harcamalara katlandı.

Merak etmeyin, 10 bin öğretmen adayının hakkına da seve seve sahip çıkar.

İçeride devleti akrabalığa, sosyal yardımı tahsilata,

Ekonomiyi borca, gençliği mülakata mahkûm eden bu zihniyet;

Dış politikada da Türkiye’yi tehlikeli bir savrulmanın eşiğine getirmektedir.

Bugün de daha önce de defalarca söyledik.

Hem bölgesel hem küresel ölçekte jeopolitik bir türbülansın içindeyiz.

Böyle bir dönemde Türk dış politikasını radikal savrulmalardan korumak zorundayız.

Duygusal hezeyanlarla dış politika yapılmaz.

İdeolojik takıntılarla dış politika yapılmaz.

İktidar pastasından pay alma hesabıyla dış politika yapılmaz.

Üstüne üstlük bazıları, hayretle müşahede ediyoruz ki,

Türkiye-Rusya-Çin ittifakı önermektedir.

Bu hususta evvela şunu söyleyelim:

Allah kimseye gençliğinde Alparslan Türkeş’in tedrisatından geçirip,

Yaşlılığında Doğu Perinçek çizgisinde siyaset yapmanın dayanılmaz hafifliğini yaşatmasın.

Sadece bu konuda da değil, birçok konuda çeşitli yalpalamaların şahidi oluyoruz.

Mesela bu hafta buyurdular ki;

‘Türkiye’nin jeopolitiğinden kaynaklı birtakım riskler var. Bu riskler etnik köken ve mezhep üzerinden bazı tehlikeleri de beraberinde getirir. Türk milleti buna uyanık olma mecburiyetindedir’ diyor, büyük bir şey keşfetmiş gibi.

Kendisini tebrik ediyorum.

Hiç olmazsa bu sözleri ile

“Bir Kürt, bir Alevi Cumhurbaşkanı olsun” demenin utancından

Kendini kurtarmaya çalışıyor.

Bu kürsüyü birilerine cevap vermek için kullanmadığımı biliyorsunuz

Ama hak edene de hak ettiği cevabı elbette vereceğiz.

“Hesap sormazsan namerdim” sözünün arkasına düşer.

“Evinin önünde Andımızı okutturmazsam namerdim” dediği sözün peşine düşer.

Bu millet, hayatında sözleri ve eylemleri arasında bu kadar büyük tenakuz olan,

Hiç kimseye şahit olmamıştır.

Dün dediği ile bugün söyledikleri arasında uçurumlar oluyor

Ama bakıyorsunuz;Dün söylediği şeyi alkışlayanlar,

Bugün söylediği şeyi tekzip ettiğinde de yine alkışlıyorlar.

Siz öyle her fırsatta ayağa kalkmayım ama şundan emin olun:

Ben hiç kimsenin başını yere eğdirmeyeceğim.

Şimdilik ona bu kadar yeter.

Ama her grup toplantısında şayet bizimle uğraşırsa;

Her grup toplantımızda, geçmişteki sözleri ile bugünkü sözlerinin mukayesesini

Bu kürsüden değil, buraya ekran kurduracağım ve milletle paylaşacağım.

Şimdi meseleyi akılla, rakamla ve milli menfaat boyutuyla konuşalım.

Türkiye’nin toplam dış ticaret açığının yüzde 83’ü Rusya ve Çin’e verilmektedir.

Çin’e ihracatımız, toplam ihracatımızın sadece yüzde 1,1’idir.

Buna karşılık ithalatımızın yüzde 25’i Çin’den gelmektedir.

2025 yılında Çin’e verdiğimiz açık, 45 milyar dolardır.

Rusya’ya karşı verdiğimiz açık ise yaklaşık 37 milyar dolardır.

Yani Türkiye, 2025 yılı içinde bu iki ülkeye 85 milyar dolara yakın para kazandırmıştır.

Buna karşılık Avrupa Birliği ve İngiltere ile yaptığımız ticaretten

2025 yılında 11 milyar dolara yakın gelir elde edilmiştir.

ABD ile ticarette de 4 milyar dolarlık fazla verilmiştir.

Ulusal güvenlik zorunluluğu diye sunulan Rusya ve Çin’e

85 milyar dolar ödüyoruz.

Aynı çevrelerin tehdit gibi gösterdiği ülkelerden ise 15 milyar dolar kazanıyoruz.

Kendi ülkesinin menfaatini düşünen bir siyasetçi hangi yolu tercih eder?

Para kazandığınız ilişkileri sürdürmeyi mi?

Yoksa her yıl büyük açık verdiğiniz ülkelerle daha fazla yakınlaşıp

Mevcut dengeleri heba etmeyi mi?

Türkiye’nin Rusya ve Çin’e daha fazla yakınlaşacak alanı kalmamıştır.

Tam tersine, Moskova’ya ve Pekin’e gidip ittifak tezgâhlamak yerine,

İkili ticaretteki bu dengesizliği giderecek ciddi görüşmelere başlamak gerekmektedir.

Mesele sadece ticaret de değildir.

Bir de jeopolitik gerçek vardır.

Bahçeli ve arkadaşlarının Türkiye’nin güvenliği için adres gösterdiği Moskova ve Pekin’in, Kendisine güvenen hükümetleri kriz anlarında nasıl yüzüstü bıraktığını

Son yıllarda canlı yayında izledik.

Maduro yatak odasından alınmıştır.

Hamaney öldürülmüştür.

Küba kıskaca alınmıştır.

Kendisine dahi hayrı olmayan kâğıttan kaplanları,

Türkiye’de pazarlamaya çalışan işportacılar,

Hâlâ ülkemizin güvenliğini bu ülkelere endekslemek istemektedir.

Ben ihanetle açıklayabildiğim şeyleri, aptallıkla açıklamam.

Bunun adı, açık ihanettir.

Bu Moskova-Pekin eksenini pazarlayanların bir kısmı,

Aslında buna kendileri de inanmamaktadır.

Bu projeler, ucu Netanyahu’ya ve Amerika’daki neo-kon lobilerine uzanan

Daha derin bir planın parçasıdır.

Bir süredir Netanyahu çevresinin ve onların ABD medyasındaki paralı askerlerinin

Türkiye hakkında yazdığı makaleleri, raporları görüyoruz.

Türkiye’yi yeni bir İran gibi göstermeye çalışıyorlar.

Ülkemizi marjinalleştirmek istiyorlar.

NATO’dan kopmuş, Batı’dan ayrılmış,

Ortadoğu’da yalnızlaşmış bir Türkiye görüntüsü üretmeye uğraşıyorlar.

Çünkü Türkiye’nin NATO üyeliği, İsrail’in saldırganlığının önünde bir engeldir.

Türkiye’nin denge politikası, Netanyahu’nun savaş siyaseti için engeldir.

Türkiye’nin aklıselimi, bölgesel yangının büyümesi için engeldir.

Şimdi herkes aklını başına alsın.

Türkiye’nin İran savaşında tarafsızlığını kaybederek savaşa sürüklenmesini,

Dışarıda Netanyahu istiyor, içeride malum şahıs.

Türkiye’nin NATO üyeliğinden dışarıda Netanyahu rahatsız, içeride malum şahıs.

Türkiye’nin ulusal kimliğinin parçalanmasını dışarıda Netanyahu köpürtüyor,

İçeride malum şahıs.

Bunların hepsi, Türkiye’yi Ortadoğu’da bir savaşa çekmek için kurulmuş planın parçalarıdır.

Netanyahu’nun iktidarını sürdürmek için ihtiyaç duyduğu dış tehdit,

Türkiye üzerinden üretilmek istenmektedir.

Bu kirli işleri siyasi satranç zannedenler bilsin:

Türkiye, ne Moskova’nın taşeronu,Ne Pekin’in pazarı,Ne Netanyahu’nun savaş bahanesi,Ne de içerideki maceracıların oyun tahtası olur.

Türkiye, Türk milletinin devletidir.

Türkiye’nin istikameti kapalı kapılar ardında değil, büyük Türk milletinin menfaatleriyle çizilir.

Bugün konuştuğumuz bütün başlıklar, aynı hakikate çıkmaktadır.

Bu iktidar devleti yönetmiyor; devleti paylaştırıyor.

Ekonomiyi düzeltmiyor; milletin borcunu büyütüyor.

Sosyal devleti güçlendirmiyor; muhtacın kapısına tahsilat kâğıdı gönderiyor.

Eğitimi iyileştirmiyor; öğretmen adayını yeni belirsizliklerin içine sürüklüyor.

Dış politikayı millî menfaatle yürütmüyor;

Türkiye’yi başkalarının hesabına açık hale getiriyor.

Biz yalnızca bir atamaya karşı çıkmıyoruz.

Devletin akrabalık düzenine çevrilmesine karşı çıkıyoruz.

Biz yalnızca bir ekonomik programa itiraz etmiyoruz.

Vatandaşın borçla, yoksulluğun yardımla, emeğin çaresizlikle yönetilmesini reddediyoruz.

Biz yalnızca bir dış politika beyanını eleştirmiyoruz,

Türkiye’nin başkalarının savaşına, başkalarının krizine,

Başkalarının stratejisine eklemlenmesine karşı duruyoruz.

İYİ Parti’nin sözü açıktır:

Devlet makamları ehline teslim edilecek.

Bütçe yandaşa değil, millete çalışacak.

Sosyal yardım lütuf değil, anayasal hak olarak görülecek.

Ekonomi, kâğıt üstündeki tablolarla değil, vatandaşın sofrasıyla ölçülecek.

Öğretmen adayları belirsizliğe değil, meslek onuruna kavuşacak.

Dış politika savrulmayla değil, millî menfaatle yürütülecek.

Bu ülkenin evlatları devletin kapısında bekletilmeyecek.

Bu millet kredi kartı limitleriyle hayata tutunmak zorunda bırakılmayacak.

Bu devlet kimsenin aile şirketi, kimsenin tahsilat dairesi, kimsenin propaganda dekoru, kimsenin dış politika kumarı olmayacak.

Devlet yeniden milletin hizmetine girecek.

Diğer ülkelerin seçimlerine

Tekerleği yeniden ve yeniden keşfetmek için bakanların işini kolaylaştırayım:

Aileyi, asayişi ve adaleti,

Şuursuz bir yasak veya şuursuz bir özgürlük penceresinden değerlendirmek

Bu ülkeye bir şey katmaz, katamaz.

Milli kimliğimize yarım ağız bakan,

Onu yadsıyan ya da kurcalayan hiçbir siyaset biçimi muzaffer olamaz.

Biz hayata da siyasete de Ankara merkezinden bakıyoruz.

Milletin zaferinin taşlarını da Anadolu’da örüyoruz.

İyiler kazandığı vakit

Ne açlık ne de zulüm kalacak!

Liyakat geri gelecek.

Adalet geri gelecek.

Ve o gün geldiğinde;

Gençler torpil aramayacak,Yoksulluk tarih olacak,Emekliler pazardan eli boş dönmeyecek,Öğretmen adayları 4 bin liraya mahkûm edilmeyecek,Türkiye, hiçbir karanlık hesabın figüranı yapılmayacak.

İşte, biz bunun için buradayız.

Milletin hakkı için buradayız.

Devletin şerefi için buradayız.

Türkiye’nin istiklali ve istikbali için buradayız.

Vardık! Varız! Var olacağız!

Bu cennet vatanı biz payidar kılacağız!

  • Etiketler:
  • TBMM
  • Grup Konuşması
  • İYİ Parti

Bu içeriği paylaş

© 2026 | by TeMiZ

  • www.musavatdervisoglu.com.tr