Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, Türkiye Büyük Millet Meclisinde Cumhuriyet tarihinin en büyük vurgununun araştırılmasını istediklerini ancak iktidar ortaklarının Meclis’i kapatarak konunun görüşülmesinden kaçtığını belirterek, “Gerçekleri kendileri de duymak istemiyor, milletimiz de öğrenmesin istiyorlar” dedi. Medyaya yönelik müdahalelere ve kayyum uygulamalarına tepki gösteren Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Bu akılla ayakta kalabileceğini zanneden iktidar, bu sabaha karşı da gazeteciliğin kapısına polis gönderdi, kayyum atadı, Halk TV’nin yayınını durdurdu” ifadelerini kullandı. Türkiye’de herkesin ve her kurumun hukuki denetime tabi tutulabileceğini ancak iktidarın polis ve yargı aracılığıyla attığı adımların artık hukuki olmaktan çıktığını savunan Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Şafak baskınları adaleti tesisten öte, bir iktidarın ömrünü uzatma çabasıdır” diye konuştu.
İktidarın farklı kesimlere yönelik kayyum uygulamalarını eleştiren Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Kendi partisinden olmayan belediyeye kayyum. Sistemine dâhil olmayan şirkete kayyum. Kendi gibi düşünmeyen demokratik kitle örgütlerine kayyum. Siyasi partiye kayyum. Medyaya kayyum” sözleriyle tepkisini dile getirdi. Türk demokrasisinin geçmişte darbeler gördüğünü ancak böylesine tanıklık etmediğini belirten Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Yanlışlarının üzerini yeni ve başka yanlışlarla örtmeye çalışan bir iktidarın çırpınışlarını izliyoruz. Ama şunu biliyoruz: Hakikatin önünde hiçbir engel duramaz. Raf ömrünü tamamlamış bir iktidarı da hiçbir baskı ayakta tutamaz” dedi.
Güçlü devlet anlayışının krizler yaşandıktan sonra müdahale etmek değil, sorunları ortaya çıkmadan önlemek üzerine kurulması gerektiğini vurgulayan Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Güçlü devlet, büyük devlet, skandal patladıktan sonra kanun çıkaran değil, skandalı doğmadan önleyen devlettir. Çocuk saldırıya uğradıktan sonra yalnız soruşturma açan değil, çocuğu saldırıdan önce koruyan devlettir. Çiftçinin ürünü tarlada kaldıktan sonra açıklama yapan değil, üretimi ekimden hasada kadar planlayan devlettir. Gemisi vurulduktan sonra yalnız nota veren değil, vatandaşının ve bayrağının hukukunu koruyan devlettir” ifadelerini kullandı. Devlet yönetmenin olayların arkasından yetişmek olmadığını belirten Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Öngörmektir, planlamaktır, denetlemektir, koordine etmektir ve gerektiğinde hesap sormaktır. Kendin için iş yapmakla millet adına devlet yönetmek arasındaki fark tam da budur” diye konuştu.
Türkiye’nin ihtiyacının sürekli hasar tespiti yapan değil, hasarı önleyen bir devlet olduğunu ifade eden Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Bizim istediğimiz; milletin parasını, emeğini, üretimini, evladını, askerini, bayrağını koruyan bir devlettir. Makam emanettir, devlet en büyük güç sahibi milletindir” dedi. İktidarın anayasa politikalarını da eleştiren Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Ömür boyu başkanlık için teröristle bile pazarlık yapıp millete anayasa tuzağı hazırlayanlara inat ne yaptığını bilen ne yapmaması gerektiğini çok daha iyi bilen bir devlet vaat ediyorum” ifadelerini kullandı.
Vatandaşların güvenliğinin, emeğinin ve refahının devletin önceliği olması gerektiğini vurgulayan Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Ben size, çocuklarının yarasını sarmak zorunda bırakılan değil, çocuklarını yaralatmayan bir devlet vaat ediyorum. Bir yanda mukaddeslerden bahsedip, diğer yanda emeğin hakkını teri kuruduktan sonra bile ödemeyen devlet anlayışından kurtulmayı vadediyorum” dedi. Türkiye’nin zengin bir ülke olduğuna dikkat çeken Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, “Ben size, eş-dost-akrabayı değil, milleti zengin edecek bir devlet vadediyorum” ifadelerini kullandı. Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, konuşmasını, “Ben size, teröriste, hırsıza, arsıza hak kovalayan değil, ‘Hakkıdır Hakk’a tapan milletimin istiklal!’ diyenlerin devletini vadediyorum” sözleriyle tamamladı.
Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu’nun konuşmasının tamamı:
Muhterem milletvekilleri,
Kıymetli basın mensupları,
Grup toplantımızı şereflendiren kıymetli misafirler,
Saygıdeğer hanımefendiler, beyefendiler, sevgili gençler,
Hepinizi en içten duygularımla, sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.Hoş geldiniz, şeref verdiniz efendim.
Gerçeklerden korkmak bir iktidar için sonun başlangıcıdır.
Yalanlarla, algı oyunlarıyla ayakta kalmaya çalışan bir iktidarın yapacağı en büyük hatalardan biri gerçeğin sesini kısmaya çalışmaktır.
Geçtiğimiz hafta Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde, Cumhuriyet tarihinin en büyük vurgunu konuşulsun, araştırılsın istedik. İktidar ortakları ne yaptı? Meclisi kapatıp kaçtı.
Gerçekleri kendilerinin dahi duymak istemediğine şahit olduk. Bu durumda, kendilerinin gerçeklerden kaçmasını temin eden bir bakış açısı elbette ki milletimizin de bir şeyleri öğrenmesini engellemeye çalışacaktır.
Bu akılla ayakta kalabileceğini zanneden iktidar, bu sabaha karşı da gazeteciliğin kapısına polis gönderdi, kayyum atadı, Halk Tv’nin yayınını durdurdu.
Türkiye’de herkes, her kurum incelenebilir.
Hukuki bir sorun varsa tespit edilir, gereği yapılır.
Ancak bu iktidarın polis ve yargı aracılığıyla attığı adımlar artık hukuki olmaktan çıkmıştır.
Şafak baskınları adaleti tesisten öte, bir iktidarın ömrünü uzatma çabasıdır.
Kendi partisinden olmayan belediyeye kayyum.
Sistemine dahil olmayan şirketlere kayyum.
Kendi gibi düşünmeyen demokratik kitle örgütlerine kayyum.
Siyasi partilere kayyum.
Türk demokrasisi darbeler gördü ama hiç bu kadarına şahit olmadı.
Yanlışlarının üzerini yeni ve başka yanlışlarla örtmeye çalışan bu iktidarın çırpınışlarını izliyoruz.
Hakikatin önünde hiçbir engel duramaz.
Raf ömrünü tamamlamış bir iktidarı da hiçbir baskı ayakta tutamaz.
Değerli Milletvekilleri, kıymetli misafirler;
Geçtiğimiz hafta bu kürsüden, Türkiye’nin göz göre göre gelmesine rağmen göz yumulan bir fon skandalına nasıl sürüklendiğini anlattık.
Bunun sıradan bir piyasa kazası olmadığı gibi bir magazin hikâyesi de olmadığını söyledik.
Bugün bir kez daha uyarmak isterim!
Türkiye bugünlere, 17-25 Aralıklardan gelmiştir.
Biz, işin kendisini konuşacağımız yerde, kumpasçısını konuşmakta yetindiğimiz için gelmiştir.
Soygunlardan kendine yol açmaya çalışan FETÖ gitmiş ama soygunlar bitmemiştir.
Ne hırsız karşısında kumpasçı masumdur, ne de kumpasçı karşısında hırsız!
Kimi siyasetçiler, siyaset yapmaktan korktuğu için, siyaseti bazı gazeteciler yapmak zorunda kalıyor.
O gazeteciler de tutuklandığı için, bazı siyasetçiler gazetecilik yapıyor!
Kimse bu işi magazinleştirmemeli, aklınca ava giderken avlanma tuzağına düşmemelidir.
Milletimizin, malı, mülkü, serveti söz konusudur!
İktidarın mağduriyet masalını meşrulaştıracak tuzaklara düşmenin alemi yoktur!
O bunu dedi, şu bunu dedi diye dedikodu çarkı kurulacağına,
Sistemin ve işin gerçek sorumlularının hesap vermesini sağlayacak bir yol çizilmelidir.
Tüm bünyeyi sarmış bir hastalıkla karşı karşıyayız.
Kamu otoritesinin gözü önünde büyüyen, denetimsizlikle beslenen ve ancak saklanamaz hale geldiğinde fark edilmiş gibi yapılan büyük bir vurgunla karşı karşıyayız.
İş inceliklidir, çok boyutludur ve organizedir…
Sistemin tepeden tırnağa çürük olduğunun bir kanıtıdır.
Sorduk ve yine soruyoruz:
Bu kadar büyük bir vurgun,
Siyasi, bürokratik ve hukuki bir koruma zırhı olmadan nasıl büyüyebilir?
Aradan bir hafta geçti.
İktidar partisi, dikkat ederseniz halen kaçak dövüşüyor.
Ancak bir kanun teklifi getirmeye mecbur kaldılar.
Demek ki söylediklerimizin bir kısmını duymuşlar.
Israrla tekrarlıyorum:
Bu işin faturası Hazine’ye, kamu bankalarına ve 86 milyonun sırtına yüklenemez.
Kâğıt üzerinde şişirilmiş hayali fon değerlerinin değil,
Vatandaşın cebinden çıkan anaparanın ve enflasyon farkının esas alınması gerekmektedir.
Belli ki uyarılarımızı dinledikleri bazı yerler var.
Ama mesele sadece paranın nasıl geri ödeneceği değildir.
Mesele, bu soygunun nasıl mümkün hale getirilebildiğidir.
Kim göz yummuş, kim görevini yapmamıştır?
Kim görevinin verdiği yetkiyi manipülasyonu önlemeye değil,
Kendisine haksız kazanç sağlamak veya hısım akrabasına tüyo vermek için kullanmıştır.
Bir kanun çıkarılacaksa bu kanunun amacı, geçmişe sünger çekmek olamaz.
Bu soygun ne süngerle ne betonla ne de uyduruk gündemler üreterek unutturulabilir.
Böyle bir suç, hiçbir halının altına sığmaz dolayısıyla hiçbir halının altına da süpürülemez.
Çalınan minareye kılıf hazırlayarak vakit kaybedeceğinize,
Bir kere olsun, bir hastalığı tedavi etmek için doğru bir adım atın.
İşte, izin verenler, denetim yapmayanlar oradadır.
Gözünüzün önündedir. İsimler bellidir.
Bir de çıkıp haksız kazanç elde edenlere “gönüllü iade” yolu açıyorsunuz.
Ya soruyorum: Gönüllü iade ne demek Allah aşkına?
Çal ama yakalanma, yakalanırsan da iade et kurtul demek, öyle mi?
Bir memlekette, işlenen suçun karşılığı şayet ceza değilse,
Orada devletten bahsedilebilir mi?
Asıl soruşturulması gereken mecralarda soruşturma ya yoktur,
Ya da soruşturmanın gerekleri yerine getirilememektedir.
Devlet, hırsızın kapısına sadaka kutusuyla gitmez…
“Gönlünden ne koparsa” demez…
Ortada haksız kazanç varsa tespit eder, gider, onu geri alır ve cezai şartlarını yerine getirir.
Yoksa bunun adı hukuk değil,
Tıpkı daha evvelden gördüğümüz gibi aklanma borsaları olur.
Altını bir kez daha kalınca bir çizgiyle çiziyorum,
FETÖ borsası rezaletini yaşayan Türkiye’ye,
Bu defa da fon soygunu borsası gibi bir rezaleti yaşatmanıza asla ama asla izin vermeyeceğiz.
İktidar, her zaman olduğu gibi, kendini yine aynı tanıdık bahanelerle savunmaya çalışıyor.
“Biz de kirliyiz ama onlar bizden daha kirli” gibi sözlerle çamur edebiyatı yaparak ve başka davalara atıfta bulunarak kendilerini kurtaramazlar.
Bu tür sözler, milletin kayıplarını da yerine koymaz.
İlk günlerde “Bu soygun kime giderse gitsin, ucu nereye dayanırsa dayansın gereğini yapacağız” diyenler,
Yavaş yavaş, “Dış güçlerin oyunu, FETÖ’nün kumpası” gibi laflara başladılar.
Yahu kardeşim sizin hiç mi görev ve sorumluluk ahlakınız yok?
FETÖ mü atamış SPK’yı, BDDK’yı?
O fon şirketlerine çalışma iznini dış güçler mi vermiş?
Hepsinin altında tek bir imza var.
Kamu bankaları milyarlarca lira teminat sağlamış,
Piyasayı denetlemesi gerekenle, denetlenecek yerin yönetimi aynı kişiye teslim edilmiş.
Vallahi Sülün Osman’ın aklına gelmezdi böyle bir şey!
Devleti siz yönetiyorsunuz…
Atamayı siz yapıyorsunuz…
İzinleri sizin kurumlarınız veriyor…
Denetlemek sizin göreviniz…
İşler patlayınca da dönüp suçluyu dışarıda arıyorsunuz…
Ben size meseleyi o özlü sözümüzle izah edeyim:
Hırsız içeriden olunca kapı kilit tutmaz değerli dava arkadaşlarım.
Orayı burayı suçlamayı bir yana bırakın. Bir kere de kendi yaptığınıza bakın!
Aynaya bakın aynaya ey iktidar sahipleri! Ey imza sahipleri! Ey hırsızların, vurguncuların hamileri! Aynaya bakın, aynaya bakın!Suçlu arıyorsanız aynada.
Mesaj atana gözaltı,
Şimdi bir de lekelenmeme hakkından bahsediyorsunuz.
Hırsıza lekelenmeme hakkı…
İmralı canisine umut hakkı…
Katile unutulma hakkı…
Yahu sizin lekelenecek yeriniz mi kalmış Allah aşkına?
İşte söylüyorum:Kurtluğunuz kocamış,
Metaliniz paslanmış,
Neyiniz kalmış lekelenecek sizin?
Sevdiğinizi koruyup sevmediğinizi cezalandırmanın adı değildir.
İktidar çevresine gelince hatırlanan, vatandaşa gelince unutulan bir imtiyaz değildir.
Bakınız, burada bir mesele daha var.
Riski 7 üzerinden 1 olan para piyasası fonunda parasını tutan vatandaşla,
Riski 7 üzerinden 7 olan spekülatif fon yatırımcısını aynı tasfiye mantığının içine sokuyorsunuz.
Tasfiye kararından önce yasal satış emrini vermiş, işlemi takasa girmiş vatandaşı bile tasfiye çuvalına atıyorsunuz.
Sonra “Yüzde 70’in parasını önce ödeyeceğiz” diyorsunuz.
Mesele yüzde 70’e sus payı vermek midir?
Yoksa yüzde 100 adalet midir?
Bu yasayla, gündeme getirdikleri bu yasayla, soruyorum: neyi telafi ediyorsunuz?
Vatandaşın kaybını mı yoksa iktidarın siyasi kaybını mı hesap ediyorsunuz?
En önce yapmanız gerekeni yapmak hala hiç aklınızdan geçmiyor!
Ülkemizin sermaye piyasalarındaki hassas durumunu da gözeterek sözlerimi oldukça dikkatli seçmeye gayret sarf ediyorum.
Ancak, lamı cimi yoktur…
SPK yönetimi derhal, acilen görevden alınmalıdır!Yani SPK yönetimi falan diyoruz, Bankacılık Denetleme Düzenleme Kurulu diyoruz, İstanbul Borsası diyoruz ama
Aslında görevden el çektirilmesi gereken kişi belli de, şimdi konuyu dağıtmayalım.
Onun gereğini, hiçbir endişeye mahal yoktur ki, milletimiz zaten yerine getirecektir!Çoğu gitmiş, azı kalmıştır!
Meclis’te bütün partilerin eşit biçimde temsil edildiği gerçek bir araştırma komisyonu kurulmalıdır.
Kim kazandı, kim erken çıktı, kim bilgi aldı, kim göz yumdu, kim korudu;
Millet, bunların tamamını öğrenmelidir!Yüz kırk bir kişilik listeden bahsediyorlar, seksen dört kişilik liste veriyorlar.Geride kalanlar kimler acaba? İsimlerini kamuoyuyla paylaşırken listeden çıkardıklarınız kimler?
Çalınan artık beytül mal da değil, milletin cebindeki paradır değerli dava arkadaşlarım ve Aziz Milletim.
Burada devleti yönettiğini zannedenlerin laf ebelikleri sökmez!
Yaptıkları milletin boğazına dayanmıştır.
Yalana ayırdığınız vakti hakikatlere ayırsalardı, bugün önümüzde bambaşka bir Türkiye olacaktı.
Aziz Milletim, kıymetli dava arkadaşlarım!
Hatırlayalım, buraya nerelerden geldik?
Tren kazalarından, maden facialarından, otel yangınlarından,
Pandemide dağıtılamayan maskelerden, kendi bakanlığına dezenfektan satan bakanlardan,
Depremzedeye çadır satan Kızılay’dan geldik.
Bebek ölümlerinden, çocuk istismarlarından, kadın cinayetlerinden geldik.
Dağlarımızda maden diye delinmedik tepe kalmadı.
Üzerine beton dökülmeyen plaj kalmadı.
Yakılmayan, kesilmeyen ormanımız kalmadı.
Çeteler şehirlerimizi,
Uyuşturucu gençlerimizi,
Kumar ve bahis aileleri sardı.
Alınamayan savaş uçaklarından,
Alınıp kullanılamayan füzelerden geldik,
Dostum Esadlardan, darbeci Sisilerden geldik.
Bedeli milyarlarca dolar ve milyonlarca sığınmacı olan,
Dünya lideriliği masallarından geldik.
Kürsüde Gazze’ye yakılan ağıtların,
Konu ticarete gelince, kubbede hoş bir sedaya dönmesinden geldik.
FETÖ’sünden, PKK’sına kadar,
Eli sıkılmayan terör örgütü bırakmadılar.
Biz buraya hesap sorulmadığı, sorulamadığı için geldik.Yolsuzluk araştıracaklarmış.
Biz buraya, hırsız evin içinde olduğu için geldik.
Eşkıyaya kervan emanet ettiğimiz için geldik.
Bu iktidar ve ortaklarının, kimse kendini kurtarmasın “İktidar başka, biz başkayız” demesin, ortakları da en az bu iktidar kadar suçludur.Onlar işbaşında kaldığı her gün ödediğimiz bedeller günbegün artacaktır.
Fatura ağırlaşacaktır.
Her bir gün, en az bir yıl daha kaybetmiş olacağız.
İnsanca yaşamaktan uzaklaşıyoruz.
Medeniyet vasıflarımızı kaybediyoruz.
Hakkımız olanı savunmadıkça,
Her birimize daha azı, daha kötüsü reva görülüyor.
Sonra ben konuşuyorum, benim söylediklerimi beğenmeyenler de var.Yani dikine dikine konuşuyorum ya,İşlerine gelmeyenler var, siyaset guruları var bu memlekette.
Daha önce defalarca bahsettim.Benim lafımda kusur bulabilirsiniz ama samimiyetimi asla ve kat’a sorgulayamazsınız!Onun için, bu ülkede siyaset yapan herkes samimi olacak.Ama benimle, İYİ Partiyle siyaset yapan herkesten daha fazla samimi olmak mecburiyetindedir!
Türkiye’de ikili bir düzen, ikili bir devlet vardır.
Biri, tepesinden mutlu azınlığın inmediği devlettir.
Diğeri de mutsuz çoğunluğun tepesine binen devlettir.
En hayati noktalarda bile vatandaş için hareket etmesi gereken reflekslerin köreldiği bir devlet.
Artık şunu düşünmeye başladım,
Bir skandal çıktığında, diğer skandalları örttüğü için seviniyorlar.
Okullarımız, çocuklarımız ne olmuştur?
Meseleler halledilmiş midir?
Yahut bunları kökünden ele alacak çözümler masaya konulmuş mudur?
Velilerin, öğretmenlerin, çocukların endişesi giderilmiş midir?
Okullarımıza silah girmiştir, kan dökülmüştür!
Bir Milli Eğitim Bakanı var ki,
Aklı, ilkel ve muhayyel dürtülerle kurduğu bir ahlaka teslim olmuştur.
İcraatları, tarihi eğip bükmekten ibarettir.
Bu arkadaş, bakanlığı namına yaşanan olayların bir daha tekrarlanmaması için acaba ne yapmaktadır?
Bir planı, bir projesi var mıdır?
Yoksa sadece polisiye tedbirlere mi başvurulmaktadır?
Sonrası yoktur bana sorarsanız.
Yeni bir olay cereyan edene kadar, meseleyi ötelemiş olacaklardır.
Güçlü devlet, görünmeden işleyen devlettir.
Görevini yapan iktidar, bağırmadan çağırmadan çalışan iktidardır.
Devlet, kendisini yalnız polisiyle göstermek zorunda kalıyorsa orada büyük zafiyetler vardır.
Polisiye tedbir idarenin esası değil, istisnasıdır.
Eğer esas olursa, orada idarecinin zafiyeti vardır.
Müfettişin, denetleyenin, kural koyanın zafiyeti vardır.
Kurumlar arasında koordinasyon zafiyeti vardır.
Her olayda bunun izlerini görüyoruz.
Çünkü, ya çözüm üretecek zihinlerden yoksundurlar
Ya da üretilmesi gereken çözümlerden kaçmaktadırlar.
Emniyet görevlilerimiz elbette ellerinden geleni yapar.
Ama 24 saat her evladımızın yanına polis koyacak halimiz yoktur.
Bu polislik bir iş değildir.
Başka ve derinlemesine bir şeyler yapmak zorundayız.
21 Eylül’de Millî Eğitim Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında okul güvenliği için bir protokol imzalandı.
Daha imzalar kurumadan Turgutlu’da öğrencilerimiz yaralandı.
Osmaniye’de bir öğretmenimiz, okul bahçesinde silahlı saldırıda hayatını kaybetmiştir.
Başakşehir’de çocuklarımız, bıçaklı saldırıların hedefi olmuş,
10 yaşındaki bir evladımız hayatın baharında yok olup gitmiştir.
Münferit hadiseler deme noktasını geçeli çok olmuştur.
Asıl mesele olayın hiç yaşanmaması için gereken sistemi kurmaktır.
Ekonomi de bunun bir parçasıdır.
Kentleşme, aile, medya ve iletişim bunun parçasıdır.
Elbette eğitim ve bilim bunun merkezinde olmalıdır.
Problemler değişiyor.
Devletin de bunları görme, önleme, denetleme ve yönetme kapasitesi değişmek zorundadır.
Sürekli hasar tespiti yapan,
Her felaket sonrası da amorti verir gibi telafi yaptığını zanneden bir düzeni artık hiçbirimiz hak etmiyoruz değerli dava arkadaşlarım.
Hasar alınmadan tedbir alan ve eylemde bulunan bir devlete ihtiyacımız vardır.
“Yürütmek” yerine “yönetmeyi” şiar edinmiş bir iktidara ihtiyacımız vardır.
Bizler de zaten bunun için varız. İYİ Parti bunun için vardır.
Ezcümle, işleyen, çalışan, hak ettiğimiz bir Cumhuriyet için varız!
Kıymetli kardeşlerim, Aziz milletim;
Biz meselelere gündem odaklı değil, Türk Milletinin bugünü ve yarını odaklı bakıyoruz.
Aylarca hak ettiği maaşını alamayan işçiler, bizim için yaz aylarının konusu değil…
Sadece maden kazası olduğunda hatırlanan madenciler, bizim için manşet meselesi değil…
Sürünmeye mahkûm edilen memur, emekli, çiftçi bir miting konusu değil…
Bu sebeple, 10-11 Ekim tarihlerinde,
Ankara’da “İYİ Gelecek İçin Emek Çalıştayı”nı gerçekleştirdik.Emeği geçen herkese, başta Genel Başkan Yardımcımız Selçuk Türkoğlu olmak üzere tüm ekip arkadaşlarına huzurunuzda şükranlarımı sunuyorum.
Türk-İş’ten Hak-İş’e, DİSK’ten Memur-Sen’e, KESK’ten Hür-Sen’e, TİSK’e kadar farklı geleneklerden gelen emek ve çalışma hayatı temsilcilerini aynı masanın etrafında topladık.Bu ilk kez bize, İYİ Parti’ye nasip olan bir durumdur. Herkesi bir araya toplamak için herkesin güvendiği bir siyasi teşekkül olmanız gerekir.Bu vesileyle,
Tüm katılımcılara ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Oradan çıkan her başlığı bugün burada yeniden anlatmayacağım.Kapanış konuşmasında bir tebliğ sunduk.Ama burada söyleyeceğim bir şey var,
Bir tek bir ana sonuç var:
Türkiye’nin meselesi, yalnızca ne kadar büyüdüğü değil,
Üretilen değerin kime ne kadar gittiğidir.
Bu iktidardan önce, bu iktidar döneminden önce emeğin milli gelirden aldığı pay yaklaşık yüzde 52 seviyesini görmüşken, son büyüme verilerinde yüzde 38’e kadar gerilemiştir.
Kâğıt üzerinde büyüyorsunuz.
Ama emekçi, emekli fakirleşiyor.
Gençlerin gelecek umudu küçülüyor.Bir de bunu refah diye tanımlıyorlar.Böyle refah olmaz.
Böyle artan refah, soyguncuların gizli hesaplarını büyüten refahtır.
Ve Türkiye maalesef bugün onu yaşamaktadır.
İktidar için ikinci sonuç şudur:
Türkiye’nin asıl sorunu, emeğin ucuzluğu değil, emeğin değersizliğidir.
Adaletten ve insan onurundan uzak bir nesne haline getirilmesidir.
Ve hafta sonu söylediğimiz sözü burada da tekrar ediyorum:
Çalıştayda konuşulanlar, o salonda da bu salonda da kalmayacak.O çalıştayın sonuçları,
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kanun teklifine,
Bütçede değişiklik önergesine,
Yurt sathında bir mücadele başlığına dönüşecek.
Bu bütün İYİ Partililerin de görevidir.Başta milletvekillerimiz olmak üzere.
Değerli dava arkadaşlarım;
Yüce Yaradan, “Ant olsun, incire ve zeytine” diye buyurmuş.
Bunlar vatanımızın nimetleri…
Ancak bu nimeti ne milletimize ulaştırabiliyoruz
Ne de o nimetin hakkını verebiliyoruz.
Ülkemizde zeytin hasat mevsimi başlamıştır.
Rekolte oldukça yüksektir.
Ancak bu sene de bereket yokluğa dönüşmüş durumdadır.
Geçen yıl yaklaşık 50 liraya satılan bazı zeytin türlerinde fiyatlar 17-18 liraya kadar düşmüş durumdadır.
Yağlık zeytinde 10 liraya kadar inen rakamlardan bahsediliyor.
Sizin markette 500 lira verdiğiniz yağın, üreticideki hali maalesef budur.
Mazotu, gübresi, işçiliği, ilacı arttıkça,
Çiftçinin ürünü ucuzluyor.
Ama tüketicinin ödediği para, hep daha fazla oluyor.
Soruyorum ya, Allah aşkına böyle düzen olur mu?Bütün üreticilerin kaybettiği bir düzen olur mu?Fındıkçısı feryat ediyor, çaycısı feryat ediyor, zeytincisi feryat ediyor, fıstıkçısı feryat ediyor, kayısıcısı feryat ediyor, şeftali üreticisi feryat ediyor, hububat üreticisi feryat ediyor, bakliyat üreticisi feryat ediyor.Böyle ülke olur mu? Böyle adaletsiz bir düzen olur mu değerli dava arkadaşlarım?
Öyle bir noktaya geliyorsunuz ki,
Çiftçi ürünü, dalında ya da tarlada bırakmayı daha kârlı görmeye başladı.
Pancarda da çeltikte de durum aynıdır.
Çeltik hasadı başlamış, ürünler fabrikaya teslim edilmektedir.
Ancak hâlâ taban fiyat yoktur.
Nasıl asgari ücret, tavan ücret haline geldiyse,
Taban fiyatlar da, tavan fiyat haline getirilmiştir.
Ve çiftçi o fiyattan ürün satmaktansa, satmamayı tercih etmektedir.
Arkadaş, sene 2026, Ay’a gitmekten bahsediyorsunuz.
Uçaklar, dronlar, yapay zekâ yahut bilim festivalleri vesaire düzenliyorsunuzÜrün planlaması yapmayı bilmiyor musunuz?Buğdayda, çeltikte, arpada, pancarda çiftçi tarlaya girerken fiyatı bilmiyor.
Yapılacak iş bu kadar kolayken, yapılmıyorsa,İşte o zaman bir şey yapılması lazım.Bu iktidarın gitmesi, yapacak olanların gelmesi lazım.Ben size söylüyorum:Söz veriyorum ki biz yapacağız değerli dava arkadaşlarım.Kimsenin ürünü dalda ve tarlada kalmayacak.
Çiftçinin bütün üretimini almanın garantörü gerektiğinde devlet olacak.
Gübre, tohum ve mazotta avanslı çalışmayı sağlayacağız.
Çiftçiye ve tüm üreticilere,
Bolluk ve bereket yaratması için finansman sağlayacağız.
Ziraat Bankası’nı gerçek Ziraat Bankası yapacağız!
Sayın Şimşek’e de soruyorum:
Ya Allah aşkına, sizin gücünüz ancak çiftçiye mi yetiyor?
Sakın çiftçiye para verirsek tüketici fiyatları artar demeyin.
Marketteki 6 liralık sebze-meyve harcamasının yalnızca 1 lirası çiftçiye gidiyor.
Sıkıntıyı başka yerde arayın!
Üreticinin aldığıyla tüketicinin ödediği arasındaki uçuruma bakın.
Aracı zincirlerine, lojistiğe, piyasa yapısına bakın.
Ama bu ülkenin çiftçisini
Üretirken yalnız bırakıp,
Fiyat belirlerken ezip,
Sonra da gıda enflasyonunun suçlusu ilan etmeyin.Siz buna alışkınsınız. Bugün suçlusu ilan ediyordunuz, geçmişte de soğancıyı, patatesçiyi terörist ilan etmiştiniz.Sonra gördük ki teröristler sizin odanıza kadar girmiş!
Saygıdeğer milletim, aziz milletim;
İçeride durum böyleyken dış politikada da farklı şeyler olmuyor.
Bundan yaklaşık sekiz ay önce Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan’la imzalamayı düşündüğü ortak savunma anlaşmasını ve olası sakıncalarını belirtmiştim.Ortada bir anlaşmadan bahsediyorlar ama orta yerde bir anlaşma, bizim gördüğümüz bildiğimiz bir anlaşma henüz yok.Bir şeyleri bir yerlerde konuşuyorlar.Dış Politikadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcımızın ifadesiyle de,Bunlar altını imzaladı herhalde üstünü sonradan dolduracaklar diye düşünüyoruz.Bir de iki şey var:Pakistan Devlet Başkanıyla Suud Kralı imzaladığı zaman o anlaşma anlaşma oluyor onlar için.Bizim için Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onayı gerekiyor.Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onaylamadığı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekillerinin görmediği bir anlaşmayı spekülasyon konusu yapmak bile başka bir şey.Ama attıkları her adımın arkasında başka bir plan olduğu için, bazı şeyleri ifşa ve deşifre etmek gibi bir sorumluluğumuz da var.
Bu ülkelerle ilişkilerimizi geliştirelim. Kimsenin söyleyeceği tek bir kelime olmaz.
Ticaretimizi büyütelim.
Diplomatik ilişkilerimizi kuvvetlendirelim.
Buna itirazımız yok.
Ama ekonomik ilişki başka şey,
Başka devletlerin güvenlik yükünü kendi sırtına almak başka şeydir.
Bu iktidar, dış politikada yıllardır iki ayrı hikâye anlatıyor.
İşine geldiğinde “Devletlerin dostu düşmanı olmaz, çıkarları olur” diyor.
İşine geldiğinde ahlak, kardeşlik ve kutsal değer nutukları atıyor.
Mavi Marmara’da başka,
Kaşıkçı cinayetinde başka,
Bugün başka konuşuyor.
Şimdi Mekke Anlaşması’nı önümüze koyuyorlar.
Türkiye kimin düşmanını kendi düşmanı ilan ediyor acaba?
Daha ortadan soruyorum, bu ittifak kime karşı kuruluyor?
İsrail’e mi? İran’a mı? ABD’ye mi?
Yoksa başka bir ülkeye mi?
Ortak tehdit nedir, ortak tehdit kimdir?Tanımı nedir? Bunlar biliniyor mu?
Bir savunma ittifakının en temel unsuru, ortak tehdittir.
Halen üyesi olduğumuz NATO kurulduğunda tehdit belliydi.
Mekke Anlaşması’nda ise Türkiye bir güvenlik garantisi veriyor
Fakat bu garantinin hangi somut tehdide karşı olduğu dahi belli değildir.
Yarın Suudi Arabistan, İran’la çatışırsa ne olacaktır?
Türkiye de o savaşın tarafı mı olacaktır?
1639’dan beri sınırlarımızın değişmediği bir komşuyla, başkasının hesabına savaşmayı mı konuşacağız?
Mehmetçik başka devletlerin siyasi tercihlerinin bedelini mi ödeyecektir?
Kendi dış politika seçeneklerimizi neden Riyad’ın önceliklerine göre belirleyelim?
Şimdi bize açıklamanız gereken budur:
Türkiye, neden sınırları, tehdidi ve nihai maliyeti belirsiz, yeni bir askeri yükümlülüğün içine sokulmaktadır?
Kitabın ortasından konuşalım:
Bırakın bu “Hâdimü’l-Haremeyn” laflarını…
Meselenin bu olmadığını gayet iyi biliyoruz.
Siz Süleyman Şah Türbesi’ni koruyamamış adamlarsınız.
Neyi konuşuyorsunuz?
Beni tanıyorsunuz, ben taassuplarımla falan konuşmam.Eğer bir yere battıysam da oradan kendimi çıkarabilmek için doğrunun ve hakikatin peşinden koşarım.Duygularla, istismar edilmiş duygularla hareket alanı belirlemek gibi bir hastalıktan mustarip hale getirildiğimiz için, bunlar tarafından, bazı şeyleri de maalesef ve maatteessüf ıskalamak durumunda kalıyoruz.
Ben meselenin aslını anlatayım.
Anlaşmanın adını duygusal tarafımızdan yararlanmak için mahsus Mekke koydular.
Hepimiz için kıymetli bir diyardır.
Bugün ortalık iyice karışmaya başladı.
Riyad’da bombalar patlıyor.
Şeytan öyle bir tezgâh kurar ki, yarın Allah korusun Kâbe’mizin yakınında bir bomba patlasa, biz zaten anlaşmaya falan gerek yok, yerimizde duramayız.
Bakın şunu net şekilde söyleyeyim ki, ileri geri laf edemesinler:
Kâbe’miz Mekke’dedir. Ona bir el uzanırsa dünya yerinden oynar.
Ancak, Ortadoğu’ya çöken ABD-İsrail ittifakının tuzağına düşmemek de bize kutsallarımızın tembihidir.
Mesele ne biliyor musunuz?
Şimdiden başlayan ve Müslümanların hassasiyetini sömürmeye kalkanları uyarıyorum:
Evet Kâbe’mize ev sahipliği yapan Mekke’yi canımız pahasına koruyalım.
Ama şuna dikkat edelim,
Mesele Mekke değildir.
O yüzden, müşriklerin aklıyla adım atmayalım.Peygamber ahlakı neyi gerektirdiyse, onun gereğini yerine getirelim!Bunları neden bu kadar ayrıntılı anlatıyorum? Biliyorum ki istismar etmeye kalkacaklar.Bizim istismar edebileceğiniz bir yanlış kelamımız bile olmayacak. Biz bu zamana kadar hep konuşuyoruz, kuruluşumuzun 10. Yılına dayanandık. Söylediklerimizle imtihan edilmedik, Allah’a binlerce şükür olsun.50 yıla yakın zamandır siyasetin içindeyim. “Dün bunu söyledin, bugün böyle söylüyorsun” diyene de henüz rastlamadım.Ben öyle başkaları gibi dün öyle bugün böyle konuşanlardan değilim.
ABD ve İsrail’in bu coğrafyaya ve yeraltı zenginliklerine çökmek için kurduğu tuzağa, hükümet eliyle düşürülmeyelim.
Mekke’nin müşrikleri ile,
Bugün petro-dolarlar için şeytana teslim olmuş aile saltanatının ne farkı vardır?
Amerika’ya İsrail’e kafa tutuyor-muş gibi yapıp,
Amerikan ve İsrailli petrol şirketlerinin doymak bilmez iştahına nimet taşımayalım.
Bizim bu konudaki duruşumuz bellidir.
Bugünün müşriklerinin menfaati için,
Peygamber Ocağı’nın neferi Mehmetçiğin ayağına taş değdirmemek için elimizden gelen her şeyi yapacağız!
Sesime kulak verin. Burayı iyi dinleyin!
Mehmetçik, vakfın şirketini satmaya kalktığınız, Aramco’nun koruması değildir.
Ve Mekke’yi korumak için de önce Medine’yi anlamak lazımdır.
Büyük Şeytanın değirmenine su taşıyanlar, Medine’yi kolay kolay anlayamazlar!Medine’yi anlayabilmek için, Fahrettin Paşa’nın şuurunda olmak lazım.
Hazır konu gelmişken,
Dünya liderliği teraneleriyle duygu istismarı yapanlara bir sorum daha var:
Biz bütün bunları konuşurken, merak ediyor musunuz Karadeniz’de neler oluyor?
2022’den bu yana Karadeniz’de onlarca Türk sahipli, Türk işletmeli veya Türk bağlantılı ticari gemi, saldırıların hedefi olmuştur.
Türk denizcileri hayatını kaybetmiş yahut yaralanmıştır.
“Temas kurduk.”, “Uyarıda bulunduk.”, “Yakından takip ediyoruz.” Diyorsunuz.
Gemiler vurulmaya devam ediyor.
Türk denizcisinin canı tehlikeye girmeye devam ediyor.
Karadeniz’de kendi vatandaşının ve kendi ticaretinin güvenliği konusunda sürekli “denge”, “arabuluculuk”, “arka kapı diplomasisi” anlatıyorsunuz.
Bugün çok sordum ama yine soruyorum:
Karadeniz’de kendi geminin güvenliğini sağlayamıyorsan,
Kendi denizcinin hakkını açıkça savunamıyorsan,
Kendi vatandaşına kimin saldırdığını milletin Meclisine açıkça anlatamıyorsan,
Hangi ülkeye, neyin güvenlik garantisini veriyorsun?
Suud’un güvenliğini konuşuyorsunuz da,
Karadeniz’de Türk’ün güvenliğine gelince sesiniz çıkmıyor.Karadeniz çırpınacak bir gün, çırpınmaya da başlamış gibi görünüyor!
Dünya liderliği, başka başkentler için büyük laflar etmek değil;
Önce kendi vatandaşının canını,
Kendi bayrağının itibarını,
Kendi devletinin bağımsız karar verebilme hakkını koruyabilmektir.
Türkiye, barıştan yana olacaktır.
Türkiye, arabuluculuk yapacaktır.
Ama barışçıl olmak başka şey, sessiz kalmak ve sükut etmek başka bir şeydir.
Denge başka şey, acizlik başka şeydir.
Diplomasi başka şey,
Vatandaşının hakkını unutmak bambaşka bir şeydir.
Türk vatandaşının canı,
Türk ticaretinin güvenliği,
Türk bayrağının itibarı
Hiçbir diplomatik denklemin dipnotu değildir.Aslıdır değerli dava arkadaşlarım, aslıdır!Hiç kimsenin de Büyük Türk Milletinin geleceği ve menfaatine dair, onu dipnot durumuna düşürebilme hakkı yoktur.
Aziz milletim, Değerli Dava Arkadaşlarım;
Bugün, birbirinden farklı görünen meseleleri konuştuk.
Fon vurgununu konuştuk.
Çalışanın emeğini konuştuk.
Çiftçinin tarlasını konuştuk.
Çocuklarımızın okulunu konuştuk.
Mekke Anlaşması’nı konuştuk.
Karadeniz’i konuştuk.
Aslında tek bir şeyi konuştuk!
Devletin yönetilememesini konuştuk,
Devletimizin her alanda perişan edildiğini konuştuk…
Güçlü devlet, büyük devlet,
Skandal patladıktan sonra kanun çıkaran devlet değildir, skandalı doğmadan önleyen devlettir.
Çocuk, saldırıya uğradıktan sonra yalnız soruşturma açan değil, çocuğu saldırıdan önce koruyan devlettir.
Çiftçinin ürünü, tarlada kaldıktan sonra açıklama yapan değil, üretimi ekimden hasada kadar planlayan devlettir.
Gemisi vurulduktan sonra yalnız nota veren değil, vatandaşının ve bayrağının hukukunu koruyan devlettir.
Devlet yönetmek, olayların arkasından yetişmek değildir.
Koordine etmektir…Ve gerektiğinde hesap sorabilmektir!
Kendin için iş yapmakla, millet adına devlet yönetmek arasındaki fark, tam olarak budur.
Sürekli hasar tespiti yapan bir devlet değil,
Hasarı önleyen devlettir.
Bayrağını koruyan bir devlettir.
Makam emanettir, devlet en büyük güç, Türk milletinindir, ona aittir.Yaptığımız her şey de bu büyük millete gücünü hatırlatmaktan ibarettir!
İşte ben size, o devleti vadediyorum.
Ömür boyu başkanlık için teröristle bile pazarlık yapıp millete anayasa tuzağı kuranlara inat,
Ne yaptığını bilen ne yapmaması gerektiğini çok daha iyi bilen bir devlet vadediyorum.
Çocuklarının yarasını sarmak zorunda bırakılan değil,
Çocuklarını yaralatmayan bir devlet vadediyorum.
Bir yanda mukaddeslerden bahsedip, diğer yanda emeğin hakkını teri kuruduktan sonra bile ödemeyen devlet anlayışından kurtulmayı vadediyorum.
Türkiye, bunları yapmaya muktedir bir zengin ülkenin adıdır.
Eş-dost-akrabayı değil, milleti zengin edecek bir devlet vadediyorum.
Teröriste, hırsıza, arsıza hak kovalayan değil,
“Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklal!” diyenlerin devletini vadediyorum.
Bu inanç ve düşünceyle hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.
Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun.
. Tüm hakları saklıdır. – TÜRKİYE’NİN GÜVENCESİ
