Kapat

Kategoriler

  • Basın Açıklamaları
  • Genel
  • İl Programları
  • Söyleşiler
  • TBMM Grup Konuşmaları
  • Videolar
Müsavat Dervişoğlu

Müsavat Dervişoğlu
İYİ Parti Genel Başkanı

Türlü hukuksuzlukların, bitmeyen utanmazlıkların, doymak bilmeyen hırsızlıkların son bulması için; milletimizden aldığımız güçle mücadele etmeye devam edeceğiz.

Müsavat Dervişoğlu Resmî Web Sitesi
  • ANA SAYFA
  • HAKKIMDA
  • İÇERİKLER
    • Basın Açıklamaları
    • Genel
    • İl Programları
    • Söyleşiler
    • TBMM Grup Konuşmaları
    • Tv Programları
    • Tüm Videolar
  • İLETİŞİM
Müsavat Dervişoğlu
Müsavat Dervişoğlu

Siyaset Akademimiz Açıldı

28Mar’26

  • Basın Açıklamaları
WhatsApp'ta Paylaş
Siyaset Akademimiz Açıldı
Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, İYİ Parti Siyaset Akademisi’nin açılışında konuştu. Kıymetli yol arkadaşlarım, Değerli misafirler ve sevgili gençler. İYİ Parti Siyaset Akademisi Eğitim Programı’na Hepiniz hoş

Genel Başkanımız Sayın Müsavat Dervişoğlu, İYİ Parti Siyaset Akademisi’nin açılışında konuştu.

Kıymetli yol arkadaşlarım,

Değerli misafirler ve sevgili gençler.

İYİ Parti Siyaset Akademisi Eğitim Programı’na

Hepiniz hoş geldiniz sefalar getirdiniz.

Bu konuşmayı, büyük bir şevk, umut ve inançla yapıyorum.

Çünkü burada, yalnızca bir eğitim programının değil;

Bir iddianın, bir ihtiyacın ve bir hazırlığın başlangıcı için bir aradayız.

Bu çatı altında, 8 hafta boyunca

Birbirinden kıymetli akademisyenlerin, siyasetçilerin ve uzmanların eşliğinde,

Türk milleti için, Türkiye Cumhuriyeti için, bugünümüz ve yarınımız için,

Düşünecek, anlayacak ve konuşacağız.

Kalkınan Türkiye için,

Konuşan Türkiye için,

Adil ve müreffeh bir Türkiye için

Elimizi taşın altına koyacağız.

Akademimizin müspet neticelerinden emin olduğumu,

Ve onları dört gözle beklediğimi de şimdiden söylemek isterim.

Emeği geçen tüm arkadaşlarıma ve katılımcılara programın başında teşekkürlerimi sunuyorum.

Dünyada olup bitenlere dair,

Son zamanlardaki yaygın tespitlere büyük ölçüde katıldığımı ifade ederek başlamak isterim.

Evet, günümüzde, “alıştıklarımızın ya da beklediklerimizin” dışında çıkan

Birçok farklı gelişmeyi, görüyor, okuyor ve tecrübe ediyoruz.

Çoğuna “maalesef” diyoruz.

Keşke yaşanmasaydı diyoruz…

Bugün Ukrayna’da, Gazze’de ve İran’da gördüklerimiz malumdur.

Ancak karamsarlık çare değildir.

Biz de karamsar değiliz.

Buna, “Değişimler çok hızlandı” da diyebiliriz.

Ne bu hızlı değişimlere arkasından bakmak yeterlidir,

Ne de bu tespit bize kafi gelecektir.

Bir dönem evrensel norm olarak kabul görmüş birçok ilke,

göz göre göre itibarsız hale getirilmektedir.

Uluslararası hukuk, kolayca göz ardı edilmektedir.

Küresel ticaret, koruma duvarlarıyla sınırlandırılmaktadır.

Böyle bir atmosferde, doğal olarak güvenlik kaygıları yükselmektedir.

Çatışma alanlarının en uzağında olduğu varsayılan devletler bile,

askeri harcamalarını artırmaktadır.

Diplomatik kural ve teamüller, yok sayılmaktadır.

Böylece yaşanan tüm gerilimler kolayca tırmanmakta,

sıcak çatışmaları önlemek ve sınırlamak daha da zorlaşmaktadır.

Etrafımızdaki örnekler de bunu göstermektedir.

Başta terör olmak üzere,

Kitlesel göç, dijital manipülasyon, çevre ve iklim sorunları,

Artık yalnızca belli bölgeleri değil, bütün coğrafyaları etkilemektedir.

Tehditlerin kimi, ne zaman tesiri altına alacağı belirsizdir.

Tehlikenin kimin kapısını ne zaman çalacağını öngörmek neredeyse imkansızdır.

Ve haliyle sosyal ve ekonomik güvencelerden yoksun kalan kitleler,

kendilerini bu tehditlere karşı korumak için,

Çareyi yeniden devlet kapasitesinde,

Toplumsal dayanışmada ve milli egemenlik zemininde aramaktadırlar.

Bugün ABD’de Trump’ın iktidara gelmesiyle yaşanan budur.

İtalya’da, Macaristan’da yaşanan budur.

İngiltere ve Almanya’da alternatif sağ partilerin yükselişi bununla ilgilidir.

Avrupa’nın diğer ülkelerinde ise,

Yükselen milliyetçi ve muhafazakar partiler iktidara gelemeseler bile,

Hükumetleri ulus devlet çizgisinde siyaset izlemeye mecbur bırakmışlardır.

Örnek verdiğim şey, elbette bu iktidarların mevcut ve olası düşmanca politikaları değildir.

Milletlerin ve fertlerin ortak talepleridir.

Biz de, Türkiye olarak değişen bu konjonktüre uygun hareket etmeliyiz.

Reelpolitik anlayışın yeniden yükseldiği bu dünyada,

Duygusallığa, ideolojik takıntılara, hayalperestliğe, kimlikçiliğe, hamasete,

Romantik heveslere, değerli yalnızlıklara, derinlikli fantezilere yer yoktur.

İktidarlardan beklenen fayda-maliyet analizini doğru yapmaları

Ve kendi dar eğilimlerinin rasyonel karar alma süreçlerini etkilemesine izin vermemeleridir.

Güvenliğin öncelendiği bu süreçte,

Güçlü ve rasyonel hükumetlere ihtiyaç arttıkça

Bu hükumetlerin ellerindeki gücü

Olabildiğince hoyratça ve partizanca kullanma ihtimalleri de artar.

Güvenlik kaygılarının öne çıkması,

Kaos ve belirsizlik duygusu toplumları hem korkutur,

Hem de hükumetlerin propagandasına açık hale getirir.

Hükumetler güvenlik gerekçelerinin arkasına sığınarak

Rahatlıkla denge ve denetim mekanizmasını bertaraf edebilir,

Toplumun güvenlik ihtiyaçlarını istismar edebilirler.

Böyle bir zamanda, kutuplaşma daha da artar ve arttırılır.

İstikrara en çok muhtaç olan dış siyaset,

İç siyasetin malzemesine dönüşür.

Bu ülkeler için, milletler için çok kritik bir eşiktir, imtihandır.

Zira bu kutuplaşmaya sarılırlarsa, o ülkede kırılganlık artacaktır.

Kırılganlık arttıkça da daha sert ve despotik iktidarlara ihtiyaç yaratılacaktır.

Oysa bu tabloda kazanan her zaman yayılmacı, yıkıcı hasım unsurlardır.

Milli kimlik ise, bu tip siyaset ya da istihbari manevraların her zaman hedefindedir.

Birtakım siyasetçiler ve entelektüeller,

Küreselleşmeyi, çok-kültürlülüğü ve ulusal sınırların aşınmasını

Eşitlik ve adalet mefhumları adına savunmuştur.

“Ulus ve ulus devlet”, daha kısa ifadeyle “milliyetçilik” karşıtı bu düzenin,

Devasa eşitsizlikler yarattığını, tek biçimli bir tasavvuru zorladığını,

Ahlaki ve psikolojik bozulmaya neden olduğunu ve toplumun özgürlük kanallarını yok ettiğini gördüler.

Bu nedenle bugün yaşanan krizlere çözüm ararken,

Hatayı tekerrür ettirerek milliyetçiliği yahut milli kimliği dışarıda bırakmak beyhudedir.

Hem modernleşmeyi ve kalkınmayı;

Hem de geleneksel değerleri gerçekten buluşturan asıl noktayı inkar etmek demektir.

Çünkü milliyetçilik, kim ne söylerse söylesin budur.

Geçmişle geleceği, “bugünde” kuşatan yüksek seciyeli bir bilincin ürünüdür.

Bugün dünya siyasetinin en temel olgularından biri de milliyetçiliğin yükselmesidir.

Belki buna milliyetçiliğin yeniden keşfedilmesi demek gerekiyor.

Bir icat olarak değil; beşeri gelişmenin itici gücü olan milliyetçiliği işaret ediyorum.

Dolayısıyla o yeniden keşfin ya da kavrayışın, doğru biçimde yapılması gerekiyor.

Hukuktan sosyolojiye, ekonomiden siyaset bilimine kadar,

Farklı disiplinlerdeki çalışmalar da bugün bu olguyu tanımlama yarışına girmişlerdir.

Altını çizmek isterim, birtakım tepkisel hareketlerden, mikro kimlik arayışlarından değil,

Birey, ulus ve devlet arasındaki kurucu ve vazgeçilmez ilişkiden bahsediyorum.

Toplumsal barışın kökenindeki kültürel uyumu sürdürebilecek,

Toplumsal huzuru koruyabilecek ve siyasal kargaşayı azaltabilecek yegane model milli-devlet ya da ulus-devlettir.

Çünkü bu yapı, bireyi topluma duygu ve tarih ile bağlar.

Milli devlet, senin veya benim olan değil; “bizim” olandır.

Cumhuriyet sevgimizin ve kavrayışımızın temeli de

O “biz”i ve “bizim” olanı yükseltmek ülküsüne dayanmaktadır.

“Biz” ve “Bizim” olanlar maddi olduğu kadar manevi niteliktedir.

Ancak anlattığım süreçler içinde zarar görmüşlerdir.

Yani mesele sadece demokrasinin, özgürlüklerin aşınması değildir.

Dünyada büyük bir değer erozyonu, hatta yok oluşu vardır.

Aileden, dayanışmadan ve toplumu bir arada tutan ahlaki değerler sisteminden bahsediyorum.

Bu mesele çok iyi anlaşılmayı hak etmektedir.

Aksi halde, yolsuzluğu, yoksulluğu, sokaklardaki suç dalgasını

Yalanın ve riyanın hakim olduğu medya ve iletişim kanallarını anlayamayız.

İsterseniz tüm bunlara, çürüme de diyebilirsiniz.

Lakin “çürüme”, yaşananları normalleştirecek kadar naif bir tarife dönüşmüştür.

Hem değerleri hem de kurumları bir arada düşünmek gerekiyor.

O halde adalet kilit kavramdır, mihenk taşıdır.

Çünkü adalet, topluma toplum olduğunu hatırlatır, bunu tekrarlar ve tahkim eder.

Devletin devletlik zeminini kurar, bunun devamını temin eder.

İnsanın da şahsiyetini ve aidiyetini tamamlar.

Bugün hem dünyada hem de ülkemizde bu mefhumları yitiriyoruz.

Burada belirtmem gerekiyor ki, adaleti;

Sadece yazılı hukuktan veya mahkeme kararlardan ibaret saymamak gerekiyor.

Sosyal adalet, gelir adaleti, vergi adaleti gibi başlıklar bir arada düşünülmelidir.

Aynı minvalde eşitlik dendiği zaman da,

Benzer bir kavrayışa ihtiyaç duyduğumuz muhakkaktır.

Hukuki eşitlik, cinsiyet eşitliği, fırsat eşitliği yine bir bütün olarak algılanmalıdır.

Aksi halde toplumsal bütünlük ve milli dayanışma sağlanamayacaktır.

Elbette tüm bunları “yurttaş eşitliği” ile bir sisteme tahvil etmek esas olandır.

Bu noktadan asla taviz verilemez.

Sözlerimin başında belirttiğim üzere,

Hakim tespitler, risklerin belirsizliklerle eşgüdümlü artmasıdır.

Peki Türkiye olarak bu risk ve belirsizliklerin neresindeyiz?

Aslında son yüz yıldır farklı bir yerde değiliz.

Anadolu coğrafyasında yaşamak iddiamız baki olduğu müddetçe de

Farklı bir yerde olmayacağız.

Bu noktada, güvenlik ihtiyacı da hem daim olacaktır.

Anlayışımızın temelinde, özgürlüğü güvenliğe; güvenliği refaha,

Refahı ise adalet veya huzura tercih etmek gibi bir anlayış yoktur.

Devlet anlayışında denge,

Devletin gücünde ve toplumsal meşruiyette istikrarı sağlayacaktır.

Güvenlik ihtiyacı kadar refah ihtiyacı da,

Bugün iç siyaset kadar uluslararası ilişkileri etkileyen bir faktördür.

Bu yüzden uluslararası ticaretin geleceği,

Gümrük duvarları ve kotalara endeksli hale gelmektedir.

Bu bağımlılığı yok sayamayız.

Ancak bağımlılığı ülkenin karşılaştırmalı üstünlüğüyle en aza indirmek,

Hatta avantaja çevirmek mümkündür.

Bugün ileri teknoloji üreten ülkelere bakarsanız, durum açıktır.

Yani kalkınmayı üretimden asla ayırmamak esastır.

Bu coğrafyada yaşayabilmenin yegane yolu budur.

Bu yüzden, söz gelimi,

Merkez Bankası’nın faiz politikası üzerinden yürüyen bir ekonomi politikasına değil;

Topyekûn bir kalkınma paradigmasına ihtiyacımız vardır.

Toprak ve inşaat rantına dayalı “yıkıcı” bir değer üretimine değil,

Yüksek katma değerli teknoloji ve sanayi üretimine

ve her zaman insanımızı ihtiyacından bir adım daha fazla besleyebilecek

Gelişmiş bir tarım kapasitesine ihtiyacımız vardır.

Biliyorum ki artık yapay zeka ve insansı robotlar çağındayız.

Çiplerin, en stratejik ürün haline geldiği bir gerçeklikteyiz.

Nadir metallerse, yeni yüzyılımızın mevcut ve müstakbel çatışma sebepleri.

Yaşanan ve yaşanacak olan gelişmeler bu üç cümle etrafında dahi,

Çok boyutlu ilişkileri bir arada düşünmeyi zorunlu kılıyor.

Uzun asırlardır, dünyayı değiştiren ve dönüştüren kurucu teknolojilerin

Üreticisi değil, kullanıcısı olduk.

Dileğim ve Türk milleti adına derdim, bunun bir nihayete ermesidir.

İYİ Parti Siyaset Akademimizin,

Değindiğim ve değinemediğim birçok önemli başlıkta

Çok kıymetli çıktılar üreteceğine olan güvenimi tekrar etmek isterim.

Genel Başkan Yardımcımız Prof. Dr. Sayın Volkan Yılmaz’ın riyasetinde sürdürülen, Elif Hocamın da katkılarıyla yürütülen bu çalışmaların, başarılı sonuçları beraberinde getireceğine yürekten inanıyorum.

Hepinize katılımınızdan ve katkılarınızdan ötürü bir kere daha teşekkür ediyor, saygılar sunuyorum.

  • Etiketler:
  • Basın Açıklaması
  • İYİ Parti

Bu içeriği paylaş

© 2026 | by TeMiZ

  • www.musavatdervisoglu.com.tr